Arşiv (2005 – 2006)

O An
Işığa karşı saklıyor saçlarımın serin gölgesini. Üstüm bembeyaz…bordo ojelerim var…dudağım. Dışarı mı çıkacak belli olmuyor alnındaki çizgilerden. “Damla damla terlemişsin besbelli” “Bense üşüyorum.” diyorum. Diyorum ama duymuyor zihni. Duyan sadece…kulakları.
Yüzüm hiç olmadığı kadar çökmüş o zamanlar. Ama tenim diri. Kırmızıya selam verir, bordoya sarınırmışım. Bordonun hep o içini gizlediği koyulukta kırmızıyı sakladığı bir sır ararmışım. Daha gizemli mi gelirmiş neymiş…
İşte o sıralar…bir an öyle durmaya devam ediyor pencerenin dibinde. Her akşamüstü o uçakların kalktığı yöne bakar, nereye gittiklerini söyler. Neden bugün susuyor anlamıyorum. Çatlatıyor düşünceleri…parçalıyor bulutları…tırmalıyor sesimi. İşte o çok heyecanla beklediğim andı o. İşte ne olduğunu bilemediğim, merak şimşekleri çakan, heyecanlandığım zavallı umutlarıma… Narin narin beyaz patikler…titremeye başladı ayaklarımda. Hayır daha fazla bekleyemem, sanki yok olacağıma kapı açılır, korkarım.
Heyecanlarımın ortada buluştuğu anda…bir saniye öyle acıtır ki soluğumun geçtiği yolları. Haram gelir sanki aldığım nefes, korkarım. Korkarım cevapsız kalmaktan. Bir gün olur bir ay, bir ay olur bir yıl; bir yıl, yıllar olur da…ben yaşarken buralarda, aslında o seni pencerede izlerken oturuşumun aynen bitkisel hayata geçmesidir. Ne zaman bir şey sorsalar…ben o anı düşünüyor olurum.
“Efendim?”

Görene Kadar Hücrelerim
Hücrelerimdi…birisinin aradığı, benimse olabilen hücrelerimdi. Bir estetik uğruna hayatlarını ortalarından bölebileceğim, ama bunu onlara yapmayacağım hücrelerimdi. Hayatlarını zindan edip yerlerine doğacakları beklemek gibiydi daha da masumu.
Kim bilir, belki ben de düşünmezdim hücrelerimi…sokaklarda yaşamasaydım eğer. Çöpte bulduğum ekmek bu kadar güzel gelmeseydi bana, insanlar tarafından terkedilmiş, yarısı kalmış geriye. Duygulu yanlarım lezzetli gelmiş tüketmişler…ve ben de belki onlar gibi olurdum olmaktan korkarak, çünkü ben de insanmışım meğer; hissettirmemişler o yüzden bilmemişim.
Her gün küsüyorum insanlara, elimde değil. Sokak çocuğuyum sizin deyiminizle. Gözlerim çöküktür, çerçeveleri koyu kahve. Aslında onlar da parlar, gördüm ben bir kere. Ama inanmaz kimse bana, ‘yalancı’ olmuş adım. Her gün küstüğümden midir acaba yolları tamir ederlerken beni aç bırakışları. Çaba harcamaya çalıştıkça parçalayışları.
Kim bilebilirdi ki okusaydım eğer neler yapardım? Okusaydım eğer belki de bu kadar düşünceli olmazdım. İnsan elinde fırsat olunca değer vermezmiş. Belki de bana sunulan düşünme şansı aslında onuru hayatın. Onurlu yürüyorum kıyafetlerim göstermese de. Kendime daha güvenliyim ben. Diğer çocukları görüyorum bazen, neden o kadar güzelliğin içinde böyle kambur yürüyüşleri, kızarmış suratlarını gizleyişleri…sahip oldukça isteyişleri. Sahip olmak onursuzlaştırır mı insanı? Beni bir kız sevse böyle çektirir miyim ona…kulağına çiçek takmaz mıyım acaba? Korkutuyor insanlar beni. Onlar gibi olmak istemiyorum. Ben sevdiğime iyi bir eş olmalı, iyi bir baba olmalıyım eğer olacaksam. Ama sokakta oldukça cahilleşiyor, bilinçli oldukça köreliyorum. Neden kendi kendime bir yol bulamıyorum…
Bugün, bu çöp tenekesinin başında oturuyorum. Tıpkı iş adamı olduğumu hayal edip bilgisayar başında çalıştığım gibi. Elimde kullanılmış kağıtlar geri dönüşüme vereceğim, okumam gereken gazete sayfaları yerine…ve eski bu kömür olmuş sayfalar. Bir yıl öncesinin haberi bile yeni.
Sonra ben televizyonda görmedim İstanbul’u. Rüyamda gördüm. Hayatta gördüm. Daha büyük bir şans mıdır bilmem. Bakıyorum o kalelerin taşlarına, her birinin üstünde kırışmış tenleri. Benim de soyum Osmanlı’dan gelme…ama gezemem içlerini. Param yok, olsa bana yetmez ona vereyim. Ama görmedikçe daha da merak ettiriyor, daha da hayal gücümü geliştiriyor.
Bir gün çocuğum olur mu diyorum. Hakkım değil bu imkansızlıkta istemek onu, onun da yaşamak hakkı…benim de o mutluluğu tatmak…ama…”ama”lar bitmeyecek. Biz insanlığımızın insani yanlarını görene kadar.

Kimlik Kartı İnsanları
İçimden karalamalar geçiyor. Tuşları..düşünceleri karalıyor, mantığın üzerini çizip atıyor! Devre dışı bırakılmış duygular. Bir daha açılır mı bilinmez. Dünya bu insanlardan ibaret. Ben istemezdim böyle demek.
En yakınınızdaki insan nefret ettiriyor içinizde. Siz hala sevgi beslemeye çalıştıkça, daha tiksindiriyor. İğrendiriyor tüm güzelliklerinden. Yanım mı karşım mı bilememişim, diyorsunuz ya…bütün dünya dönüyor…başınız dönüyor…çakılıyorsunuz.
Gölgenizle birleşiyorsunuz yere düşünce. Artık üç boyutlu benliğiniz ayakları üzerinde değil. Hayır yıkmıyorlar…içimdeki kendilerini yıkıyorlar.
Doğru bildiğini sanan, büyüdüğünü düşünen bir sürü kimlik kartı. Kimlik kartından başka ne ki? Biradan…rujdan başka ne ki? Büyümek dediğiniz şey bu mu?! Herkes özgür eğer deyiminiz buysa..herkes elbet bir gün yaşar bunu. Ne zaman yaşamışsınız neyi kime ne? Siz önemli sanırsınız da bence hiçtir diyelim.
Bazen maalesef fazla bilmek aslında hiçbir şey bilmemektir. Fazla bildiğini sanırsın çünkü, oysa her gün yeni doğar.
Farklı olduğunu sanırsın, oysa ki bir çok kişinin doğrularıdır onlar. Kaldı ki her farklı olan güzel değildir…bazen fark insanı uçurur. Çakılmak bu sefer gök yüzünde belli olur.

Yeşiline Kaçışım
Meşguldü…her şeyden çok. Kim olursa olsun meşguldü. Ne yazık ki… Herkesin gideceği tutmuştu onun da meşgullüğünde… tıpkı geçen gün otobüsün birinde, arkaya dönük koltuklarda otururken; benim tarafımda olanların duraklarına gelip bitirdiğimiz ve kalanlarınsa gerimde kaldığı gibi. Boş koltuklara bakıyordum şimdi.
Üstelik tüylerim diken diken oldu yine. Önceki meşgul insanlara boş bakışlarım gibi. Neden bir meşguliyet olamayışımın..yok hayır istemiyorum bunu düşünmek. Ya çok kendimde hata buluyorum…ya da hiç. Ortası yok mudur?! Bir daha üstelik diyorum…bir daha…bir daha…hata bulmadan yaşamak yok mudur? İnattan öfkemin üstüne beni öfkelendiren birisinin hikayesini sakladığı şarkıyı dinliyorum. Ne alem bir insanım…ne alemde geziyorum? Nedir benim doğrularım…peki…doğru ne?
Ya bıktıysam doğrulardan? Ben doğrulardan bıkamam. Yasaklıyım buna. Kendime yasakladım. Zincirler gibi değil, koşar gibi. Ben her gün alacağım daktilonun hayalini kuran, isyanlarımı kağıtlarda söndüren bir görünüşüm. Paylaşımlarıma mutluluklarımdan iz bırakmak isteyen. Öyle olmayı amaç edinen. Olabildiysem hoş. Hoş mu gerçekten?
Tam soru sorma çağlarını bıraktım…diyemem. Sorular içimde sayfalara kazınmaya başladı. Kendi kendime cevap bulmamı isteyen. Uzun zamandır yazılarımın yanmış kısımlarını kazımadan bırakıyorum kağıtlara…içine meyvesini koyacağım geliyor, varmıyor elim. O sıcaklığa, o doğallık yakışır diyorum. Meyveler içimde yeşereceği günü beklesin. Olur ya her zaman tadı olmaz onların. Yanık kısımlarını yazmadan, yalan olur yeşiline kaçışım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: