Derdim O Değil

Artık tuhaf mı, doğal mı orasını bilemeyeceğim. “Tuhaf olması doğal zaten” derseniz, ona bir şey diyemem. Yakınmaktan bıkıyoruz, ama aynı hareketleri yapmaktan bıkmıyoruz. O halde hala neye umut besliyoruz değişmeye dair?

Patavatsız konuşan insanların konuşmalarını dinlemeye artık tahammülüm kalmadı. O yüzden midir ki fazla öfke gösteriyorum bilmem. Ben ne pohpohlamayı bilirim, ne susmayı bu insanlara karşı. İnsanlar doldururlar biri hakkında mümkünse, ben sinirlenir susmam bu sefer. Sonra ne mi olur? Herkes susar benim sesim duyulur, ben yanarım. Ya konuşun, ya susun; fısır fısır konuşup arada oyun oynamayın. Ama eğer amacınız benim gibi sizi savunan insanları ateşleyip, arkanıza bakmadan korkup kaçmaksa; devam.

Öyle olmuyor, böyle olmuyor değil mi… Selam verdiğiniz insanların misal “uykum geldi” deyip gitmesinden, herkesin aynı anda meşgul olmasından bıktığınız anlarda, gelin görün ki yine de fazla bir seçenek olmuyor. Siz başkalarını okumaktan sıkılıp kaçtıkça, biz başkalarının gerçekten çıkma cümlelerine depresif gözüyle baktıkça, hiçbir seçenek olmuyor.

Sonra düşünüyorum, gençliğimizdeki yazlık kasaba aleminin en yakışıklısı, en güzeli seçtiğimiz insanları. Neydi ki o insanlar… koca bir ülke içinde bakınca, ya da koca bir dünya? O insanların ne farkları, ne yetenekleri vardı böyle gündeme gelecek. Ya da okulda da güzel, yakışıklı, fırlama, ağır seçildiğimiz alanlardan hangi biri için bir film yapıp da almıştık bu büyük “altın küre ödüllerini”? Okuldan çıkınca sudan çıkmış balık gibi nefes alamamamız bundan değil miydi ya? Ha ama bizim hala ismi bir “etiket” olan okulumuz vardı arkamızda. Bravo ya bravo… Hatta kimi yaşça büyük olup olgunlaşmış olması gereken, bizi yönlendirmesi gereken insanlar yüzünden biz kendimize olan güvenimizi kaybedip, yine bu insanlardan işitmiyor muyduk bu azarları. O kadar bıktım ki hep aynı oyunlardan. Aynı koridorlarda, kendi topluluklarını bir ülke zanneden, o ülkelerin kralları olan bu insanların, bir şey bile öğretemeyen el kol hareketleriyle desteklenmiş sözleri, aslında o el kol hareketleriyle ne kadar desteğe muhtaç ve kimliksiz gözüküyorlardı. Eğer ki o insanlar size bir yerlerde her hangi bir şey yapacaksa, aman ha bütün dünyayı ayaklarına sunmanız, saygıda kusur etmemeniz gerekir. Aman onların parmakları kımıldamasın, yorulmasın hiç.

Sonra bu insanları dinleyen, yine bu insanların seçtiği yöntemlerle bir yerlere gelmiş insanlar, onlardan muhtemelen çok daha toy ama toy oldukları için çok daha yeniliğe açık beyinleri, belki de o insanlardan çok daha iyi yerlere gelebilecekken, onları dinleyip ve dinletip beyinlerini düşüncelere kapatmaya devam eden ve başkalarının da kulaklarını tıkayanlar. Hem de sanat yaptıklarını sanırlarken.  Ya da dünyanın başka bir ucunda insanların obsesyonlara sahip olmasından korktukları için bu obsesyonları konuşmamaya çalıştıkça, yavaş yavaş herkese bulaştıranlar. Farkında mısınız bu on kişiden kaçı obsesif şimdi?

Bir okul neden bir dünyaya bu kadar kapalı ve her bir sınıf aynı koridor içinde, kendini barındıran okuldan bu kadar uzak olabilir? Anlamaya çalıştıkça nereye gideceğini bilmeyen yolcular gibi oluyorum. Zihnim öyle yoruluyor ki bunu düşünmekten. Sonra her bir oda içindeki on kişiden birinin, ikisinin on kişi içinde yükselmişliğiyle birlikte, her onda birin, her yüzde on yaptığı bu rakamlar giderek iletişim kurulmaz şekilde büyüdükçe, milyonlarca insan içinde her insanın başkasını duymayan kendi kafasından çıkan sesleri öyle uğultu yapıyor ki. İnsanlar görmez ve okumaz oluyorlar. Sonra hep birlikte konuşmaya çalışıyorlar.

Gerçekten konuşabiliyorsanız bile, ya o kalabalıkta kayboluyor, ya da bir yerlerde sesinizi duyurmaya çalışmadığınız, daha doğrusu arkanızda belirli etiket isimler olmadan duyurmaya çalıştığınız için yok oluyorsunuz.

Kısacası hepimiz körlükler, sağırlıklar içinde; ki bunların gerçek körlükten ve sağırlıktan farkını ve en ağırı olduğunu biliyorsunuzdur; bir arkadaşımızın ufak bir şey katmak için yazdığı tek cümlelik bir mesajı bile görmezden gelmeyi bırakın başımızı kendi isteğimizle çeviriyoruz. Bu da beni insanların cümlelerine normalden fazla tepki vermeye yetiriyor.

Sonra yazılarım insanlarca “isyan”, “negatif”, “yalnız” veya “hüzünlü” oluyor, ama ulaşması gereken yere gitmekten öte hiç kimse anlamıyor. Çünkü biz duygularda kalmışız. İşlevli değil, magazinsel duygulara takılmışız. Cümlelerin gittiği yerleri artık baksak da göremez olmuşuz ki, sadece verdiği duygularla özetleyip yok etmişiz.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: