Archive for Şubat, 2010

15/02/2010

dinleyici 1

Masada oturuyordum. Gördüğüm sahne beni şaşırtmıştı. Hikaye uzakten Türk filmini andırsa da, aslında öyle değildi. Replikler bir ortadan tutunmuştu bu filme. Başı ve sonu hiç benzemiyordu sanıyordum. Gördüklerim ne kadar da aynı, ne kadar da yansımaydı. Çocuk, “Bana güvenme zaten. Güvenini kazanacak hiçbir şey yapmadım.” dedi. Kız cevap verdi:

read more »

Reklamlar
13/02/2010

Valiz

Bir varmış…bir yokmuş… Yıllar yıllar önce, ülkenin en büyük olmayan, ama yine de büyük; en büyük olmadığı için belki de bu kadar güzel olan şehirlerinden birinde küçük bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Eğer masalımıza realiteyi de karıştırmak gerekirse, bu şehrin gazete ekinde geçenlerde bir mimar şehirle ilgili hayallerini belirtmişti de; büyük şehire döneceğinden korktuğum şehir, bu hayale göre binalarla dolacaktı. Belki de bu şehri çok büyük olmadığı için güzel sayma etkenlerinden biri henüz dağlarında binaların hala o kadar da sık sayılmamasıydı sanırım.

Gel gelelim eski zamanlara, şehrin en görkemli yerlerinden biri o zaman daha da merkez sayılan Alsancak’ tı. Kızımız küçüklük edasıyla mıydı bilinmez, küçükten al haberi tadında orayı pek bir severdi. En çok da daha o yaştan yılbaşı ışıklarını sevdiği içindi sanırım. Pek bir moda olan küçük oyuncak bebeklerin nerede satıldığını yanlış hatırlamıyorsa, meşhur Sevinç Pastanesi’ nin önünde yerde bir satıcının tezgahıydı bu. Bu bebeklere artık etik kurallarından mıdır, kız çocuğu olma hevesinden midir, çamaşır ve giysi giydirmeye pek meraklıydı. Anneannesine diktirirdi bunları. Hatta bir keresinde nasıl olacağı merakıyla civcive bile diktirmeyi başarmışştı.

Şimdilerde geçici odası olan bu oda, o zamanlar ona kocaman gelen oturma odasıydı. Aslında  hiç de büyük değildi sanki. Yatağında kızı gibi sevdiği kedisiyle oturuyordu. Yarın artık yaşadığı şehre dönme vaktiydi. Bugünse Alsancak sokaklarında turlarken hem yarını, hem de geçmiş yılları düşünüyordu, çok geçmiş olanları. Yıllar gerçekten tutarlı mıydı?

Lisenin başlarında, masa başına geçince yazdıkları mutluluk yazılarıydı. Hüzünlerinden bile mutlulukla bahsederdi umutlarla bir. Olumlu düşünmeyi aşılamak isterdi insanlara. Çok inanırdı bunlara eskiden. Şİmdiyse boş yere umut beslemekten korkuyordu olumlu olmak adına. Biraz da hayatı masallaştırmaya çalışırken, kendisi kapılmıştı başkalarının umutsuzluklarına. O anlatırken masallarını, dinleyenlerin gerçekçilikleri etkiledi dünyasını.

Oysa öyle miydi ya? Yine dünyasını çevirmesi gereken oydu. Bir kez elle ittirdi mi, dönmeye başlardı yine. Aslında çalışmayı bile insanlarla sürekli iletişim halinde olmak ve gülümseyi sevdiği için istiyordu yarı yarıya.

Gerçekten hayatı bu kadar ciddiye almak gerekiyor muydu, yani bu kadar üzülmek ya da mutlu olmaya çalışanları kıracak kadar? Masal ya da oyuna çevirmeye çalışanları gerçeklerle yüzleştirmeye çalışmak…onlar bilm iyormuş gibi, o yüzden oyuna çevirmeye çalışıyormuş gibi.

Bazen elimizde olmayan şeyler vardır. Severiz, üzeriz, mutlu ederiz. Bunlar bazen orantılı değildir. Bazen bu küçük kız da öyledir işte belli eAy Savaşçısı Armonidemez. Bazen der ki, “keşke bir şeyler yapabilseydim çevremdekiler için.” İnsa nların tutkularını, uğraşılarını, şanslarını ve şanssızlıklarını gördükçe. Belki de o yüzden, bir günlük ay savaşçısı olmak istiyordu. Gerçeğinden yine korkuyordu, ama masaldan bi ay savaşçısı olmak istiyordu. Ve bu gece onun kıyafetini dikmeye yardım ediyordu. Yarın valizine koymak üzere. Bir valiz içindekilerle ve içine koyulmayanlarla bir bütün bazen, bir göçebe gibi sürekli, içindekiler sürekli değişen, ne kadar da şey anlatıyordu bir insanın arkadaşı iken.

11/02/2010

Sessizlik Lütfen


Greenday – Are We The Waiting

Son bir, bir buçuk aydır bu şarkıyı dinliyorum yolda yürürken. Hep bu müzikle düşündüm yani bir çok düşüncemi. Özellikle okuldan dönerken, ya da geçen sabah spora gittiğimde ve bugün Alsancak’ tan dönerken. Şimdi yine dinliyorum yazı yazarken. Siz de dinleyin, belki nasıl yazdığımı daha çokarmoni hayal edebilirsiniz.

Aslında önemli olan nasıl yazdığım değil. Ben de herkes gibi yazıyorum, herkes gibi yürüyor, herkes gibi oturuyorum evde belki de. Yani herkesin nasıl yürürken düşüncelere daldığından hiç farkı yok dalışımın. Belki biraz var, düşüncelerim kadar. O da bir başka yazı konusu. Yalnız kalmaktan, zihnimin bana kabus senaryoları kurmasından dolayı korktuğum zamandan alıntı. Eskiden bilgisayar başında insanların sanal olduğu için saçma sandığı muhabbetleri, konuşmak için, tekrar konuşmaya bile konsantre olabilmek için yaptığım dönemler aslında hala aynı samimiyetle yaptığım sohbetlerle dolu. Ama insanlar hala sanal olduğu için kimin yazdığına bile önem vermeden geçebiliyorlar.

Sanırım gerçekten de, teknolojiyi her ne kadar sevsem de, iletişimimiz bu yüzden kopuyor. Teknoloji ilerledikçe, biraz daha az ciddiye alıyoruz. Sizce bu ciddiye almadan konuşanlar yüzünden mi, yoksa teknoloji aracılığıyla yapılan konuşmaları ciddiye almayanlardan mı kaynaklanıyor?

Benim için internet üzerinde söylediklerimin, kişinin yüzüne söylediklerimden farkı yok oysa ki. Ya benim gibi değil düşünceleri, ya da görmezlikten gelme bahanesi oluyor insanların.

Bu şehir öyle bir şehir ki, aile şehrim dediğim; onu öyle benimsemişim ki, sonra farklı şehirlerde tanıdığım ama canımı yakan insanların bu şehre güle oynaya, ellerini sallayarak gelişleri bile beni, evime girilmişçesine rahatsız ediyor. Bari diyorum burada rahat bırakılsaydım. Bilmiyorum anlatabiliyor muyum o hissi. Sanki tıpkı beni ezip geçtikleri gibi, İzmir’ i de sıradan bir İzmir olarak görüp gidecekmişler gibi geliyor. Sanki İzmir’ i de adım attıkça kirleteceklermiş gibi. Hiç akıllarına bile gelmiyorum muhtemelen. İşte böyledir insanoğlu. Ben ve önem verdiğim insanlar.Bu benim şanssızlığımdır belki, belki de beceriksizliğim.

Çok canımı yaktı kimileri. Akşam pencere kenarına kahvemle oturduğumda, hep bir umut besledim içimde. Hep umut besleyicilerdendim ben küçükkenden beri. Umuttan bile korkuttular beni. Aman o umuda bağlanırsın, aman negatif düşünmeye alış. Küçükken bir oyun gibi gelen küçük sevgilerimiz bile bize büyük gelir oldular şimdi. Kendi sevgimiz kendimize çelme çakıyordu sanki.

Arkadaşlarımıza ne kadar değer verdiğimizi söyleyemez olduk, kendilerini önemseyip bizi görmezlerdi çünkü. Ben hala yapıyordum oysa. Hala aynı umuda inanıyormuşum herhalde. Kalbimizden silerken insanları bugün türlü internet sitelerinde ilişkilerimizi keser olduk. Ben bunu bile hala sanal olmayan hislerimle yapıyordum. Evet, aptalca bir sanal oyuna inanmışım belki de. Sonuçta hissettiğimi dürüstçe gösterdim ben işte. Korkmadım. Kimseye bana alınan hediyeleri gösterme, bana duyulan sevgileri gülerek rencide etme gereği duymadım. Çünkü taahhüt etme gereği duymadım. Gösterilen benim olma olasılığım varsa bile, kendi davranışlarımdan korkmadım.

Duygular konusunda çok hassas ve saf bakmama verebilirsiniz hareketlerimi önemli değil. Yarın utanarak yürümek zorunda değil kimse, en azından o ben değilim. Bana biri sorsaydı anlatırdım kendimi, sormadıysa önyargısının sebebi ben değilim. O yüzden buyrun söyleyeyim , çok üzülüyorum böyle hareketlerle karşılık verilmesine. Üzülmekten ya da üzülüyor görünmekten korkmuyorum. Üzülmenin neden gülmek kadar güzel ya da doğal bir his olduğunu anlayamayan insanları anlamıyorum ben zaten. Ya da gülmekten bu kadar korkan insanların, “çok güldük, ağlamayalım” laflarını anlamıyorum. İkisi de birbirinden farksız düşünce yapıları bence. Hem ağlamaktan, hem gülmekten korkan ya da ağlamaktan da gülmekten de sonunda ağlamak olduğunu düşündüğü için korkan insanları ben anlayamam kusra bakmayın. Gülmenin önemini ben çok iyi anladım. Sonra bana “neden gülüyorsun” diyen insanları yine hiç anlamıyorum. Ama anladığım bir şey var, bazı insanlar en yakın arkadaşlarından bile çekindikleri için bazı şeyleri içlerinde yaşadıklarını itiraf etmeye korkuyorlar.

İşte bu yüzden, doğduğum bu şehrin bana öğrettiklerini, ailemin en başta öğrettiklerini ve sürekli öğretiyor olduklarını her seferinde bir kez daha mutlulukla anıyorum. Ama insanın kendi kendine katmaya uğraşılarını da boş görmemek lazım.  Sanallık düşüncelerden ibarettir sevgili dostlarım. Ben kimsenin düşüncelerini değiştirmek istemem, düşüncelerini doğruluk payına göre değiştiren kendileridir insanların bence. Önemli olan değiştirmek de değil, düşüncelerini paylaşabilen, düşüncelerinden paylaşmaktan korkmayan insanlar görmek isterdim çevremde. Ama düşüncelerini rencide etmek için değil, benimle paylaşmak istedikleri için paylaşan.

Değer verdiklerimin bana değer vermesini isterdim herkes gibi. En çok da ondan yanar içimiz. Bir şey kanıtlamaya çalıştıkça yakarız başkalarını da çoğu zaman. Sadece kendimizi ezip geçmeyiz hem, başkalarını da ezmeye çalışıyor oluruz. İşte o yüzden her akşam pencerenin önüne oturduğumda, günün özetini düşünürüm. Kimi zaman gülerim, kimi zaman üzülür. Ama kötü denilemez her yaşanılan üzüntüye. Ben baştan beri hep bunu savundum. Benim de çok umutlarım kırıldı. Keşke kırılmasaydı… Ama bazen ne yaparsam yapayım, olayların akışına çok uzakta kalıyorum. Her insan gibiyim.

Bazen pencereden bakarken dünyaya çok uzak kalıyorum. İçim bilmediğim bir şekilde çok acıyor bazen. Bazen bir çocuk gibi olmama yetiyor rengarenk kumaşların satıldığı bir çarşıya girmek. Peki neden bu suskunluk? Susturana kadar susmak niye?

01/02/2010

Derdim O Değil

Artık tuhaf mı, doğal mı orasını bilemeyeceğim. “Tuhaf olması doğal zaten” derseniz, ona bir şey diyemem. Yakınmaktan bıkıyoruz, ama aynı hareketleri yapmaktan bıkmıyoruz. O halde hala neye umut besliyoruz değişmeye dair?

Patavatsız konuşan insanların konuşmalarını dinlemeye artık tahammülüm kalmadı. O yüzden midir ki fazla öfke gösteriyorum bilmem. Ben ne pohpohlamayı bilirim, ne susmayı bu insanlara karşı. İnsanlar doldururlar biri hakkında mümkünse, ben sinirlenir susmam bu sefer. Sonra ne mi olur? Herkes susar benim sesim duyulur, ben yanarım. Ya konuşun, ya susun; fısır fısır konuşup arada oyun oynamayın. Ama eğer amacınız benim gibi sizi savunan insanları ateşleyip, arkanıza bakmadan korkup kaçmaksa; devam.

Öyle olmuyor, böyle olmuyor değil mi… Selam verdiğiniz insanların misal “uykum geldi” deyip gitmesinden, herkesin aynı anda meşgul olmasından bıktığınız anlarda, gelin görün ki yine de fazla bir seçenek olmuyor. Siz başkalarını okumaktan sıkılıp kaçtıkça, biz başkalarının gerçekten çıkma cümlelerine depresif gözüyle baktıkça, hiçbir seçenek olmuyor.

Sonra düşünüyorum, gençliğimizdeki yazlık kasaba aleminin en yakışıklısı, en güzeli seçtiğimiz insanları. Neydi ki o insanlar… koca bir ülke içinde bakınca, ya da koca bir dünya? O insanların ne farkları, ne yetenekleri vardı böyle gündeme gelecek. Ya da okulda da güzel, yakışıklı, fırlama, ağır seçildiğimiz alanlardan hangi biri için bir film yapıp da almıştık bu büyük “altın küre ödüllerini”? Okuldan çıkınca sudan çıkmış balık gibi nefes alamamamız bundan değil miydi ya? Ha ama bizim hala ismi bir “etiket” olan okulumuz vardı arkamızda. Bravo ya bravo… Hatta kimi yaşça büyük olup olgunlaşmış olması gereken, bizi yönlendirmesi gereken insanlar yüzünden biz kendimize olan güvenimizi kaybedip, yine bu insanlardan işitmiyor muyduk bu azarları. O kadar bıktım ki hep aynı oyunlardan. Aynı koridorlarda, kendi topluluklarını bir ülke zanneden, o ülkelerin kralları olan bu insanların, bir şey bile öğretemeyen el kol hareketleriyle desteklenmiş sözleri, aslında o el kol hareketleriyle ne kadar desteğe muhtaç ve kimliksiz gözüküyorlardı. Eğer ki o insanlar size bir yerlerde her hangi bir şey yapacaksa, aman ha bütün dünyayı ayaklarına sunmanız, saygıda kusur etmemeniz gerekir. Aman onların parmakları kımıldamasın, yorulmasın hiç.

Sonra bu insanları dinleyen, yine bu insanların seçtiği yöntemlerle bir yerlere gelmiş insanlar, onlardan muhtemelen çok daha toy ama toy oldukları için çok daha yeniliğe açık beyinleri, belki de o insanlardan çok daha iyi yerlere gelebilecekken, onları dinleyip ve dinletip beyinlerini düşüncelere kapatmaya devam eden ve başkalarının da kulaklarını tıkayanlar. Hem de sanat yaptıklarını sanırlarken.  Ya da dünyanın başka bir ucunda insanların obsesyonlara sahip olmasından korktukları için bu obsesyonları konuşmamaya çalıştıkça, yavaş yavaş herkese bulaştıranlar. Farkında mısınız bu on kişiden kaçı obsesif şimdi?

Bir okul neden bir dünyaya bu kadar kapalı ve her bir sınıf aynı koridor içinde, kendini barındıran okuldan bu kadar uzak olabilir? Anlamaya çalıştıkça nereye gideceğini bilmeyen yolcular gibi oluyorum. Zihnim öyle yoruluyor ki bunu düşünmekten. Sonra her bir oda içindeki on kişiden birinin, ikisinin on kişi içinde yükselmişliğiyle birlikte, her onda birin, her yüzde on yaptığı bu rakamlar giderek iletişim kurulmaz şekilde büyüdükçe, milyonlarca insan içinde her insanın başkasını duymayan kendi kafasından çıkan sesleri öyle uğultu yapıyor ki. İnsanlar görmez ve okumaz oluyorlar. Sonra hep birlikte konuşmaya çalışıyorlar.

Gerçekten konuşabiliyorsanız bile, ya o kalabalıkta kayboluyor, ya da bir yerlerde sesinizi duyurmaya çalışmadığınız, daha doğrusu arkanızda belirli etiket isimler olmadan duyurmaya çalıştığınız için yok oluyorsunuz.

Kısacası hepimiz körlükler, sağırlıklar içinde; ki bunların gerçek körlükten ve sağırlıktan farkını ve en ağırı olduğunu biliyorsunuzdur; bir arkadaşımızın ufak bir şey katmak için yazdığı tek cümlelik bir mesajı bile görmezden gelmeyi bırakın başımızı kendi isteğimizle çeviriyoruz. Bu da beni insanların cümlelerine normalden fazla tepki vermeye yetiriyor.

Sonra yazılarım insanlarca “isyan”, “negatif”, “yalnız” veya “hüzünlü” oluyor, ama ulaşması gereken yere gitmekten öte hiç kimse anlamıyor. Çünkü biz duygularda kalmışız. İşlevli değil, magazinsel duygulara takılmışız. Cümlelerin gittiği yerleri artık baksak da göremez olmuşuz ki, sadece verdiği duygularla özetleyip yok etmişiz.


%d blogcu bunu beğendi: