Archive for Ocak, 2010

14/01/2010

Su

Öylesine sevmek ki…gördüğünü sevmek. Görmeyi sevmek. Yok hayır, hiçbirimiz bilmiyoruz eskisi gibi sevmeyi. Düşünüyorum eskiden ne kadar umutsuz da olsam sevmeyi bilirdim kendi kendime. Kendi kendime sevmeyi severdim…Ben sevmeyi hep sevdim. Sevgisiz yaşayamam ki ben… ama artık mutlu olamıyorum. Doyumsuz mu olduk öğrendikçe? Sevmeyi hem sevip, hem de sevmez oldum. Hem onunla, hem onsuz olamıyorum. Sevmek o kadar acı verir oldu ki bir şeyler bekledikçe.

Kusursuz görüntüleri sevemiyorum…kusursuz geliyor biraz kusurlu olanlar bana, ki o da kusursa. Karakter kusurunu kabul edemiyorum ben. Kabul edemiyorum içime. Hep bir nem kapıyor bir tarafım, tenime alerji yapan bir protez gibi. Kardeşim olmayanlara kardeşim diyebildiğim, kanıma girmeye çalışanlara bünyemin ters tepki yapması gibi. Bir iç savaş verir gibi, ateşimi yükseltir gibi.

Sürekli aynı şarkıyı dinlediğim, derdimi bir türlü anlatamadığım, içimi öyle çok yakan kimseye söyleyemediğim korkularım gibi. Söylediğimde bana değer verdikleri için kızanlar gibi. Duvarlara döner oldum…şairlerin kelimelerinin çarptığı beyin duvarlarına. Duvar çatlaktı, ve nemli. Arkamda geniş ve açık bir alan olmasına rağmen, öyle bir dönmüştüm ki gölgemden bir şey göremediğim gibi, önümde dar bir alan bırakmış adım da atamıyordum. Ben öyle çok seviyordum ki aslında hayatı. Neden duvarlara döndüm?

Yüzümü suya daldırıyordum. Dalınca gözden uzaklaşıyor, flulaşıyordum suyun içinde. Yanılıyordu insanların gözleri, nereye gittiğimi kestiremiyorlardı, böylesi daha güzeldi. Yumuşacık kavrıyordu beni su. Bambaşka bir dünyaya doğru ilerliyordum… bir süre sonra suyun başka bir yüzünden çıkıp devam etmek üzere.

Ama tarif edilmezdi o acı…içimi çok yakan. Sadece bir sarılmayla dinebilen çok sıcak bir yangındı. Üstelik yandıkça saçmalıyordum… saçmaladıkça yine duvarlara döndüğüm, korkunç bir döngüydü bu. Su ağır ağır söndürüyordu sözlerimi… sevgi kadar değil ama ağır ağır ve zamanla. Sudan çıktığımda biraz daha duygusuzlaşacaktım sonra. Olmadığımı olamadığım gibi, duygusuzlaşmak.  Biraz daha öğrenmiş ve biraz daha uzak olacaktım eskiye. İçimde, biraz daha derinden çıkıp uzaklaşacaktı. Ve birilerini değdikleri gibi biraz daha çok sevecektim.

04/01/2010

Çocuklar Gibi

Bir süredir öyle kötü çaldınız ki günlerimi…ben bile anlayamadım nasıl oldu. Karar verdim sanırım, hatırladım; bir zamanlar nasıl da resimlerim benim en yakın tek dostumdu. Unutmuşum insanların bu kadar uzak, bu kadar iletişim kopukluğu içinde olduğunu.

Hatırlar mısınız? İstanbul’ u umudu sayan bir liseli kız vardı yıllar yıllar önce. Belki çok küçüktü…hem de çok. Bence şimdikinden çok daha olgundu o küçük kız. Elimden gelse şimdi terk ediverirdim İstanbul’ u. Çok imrenirdim ya bir valize bütün eşyalarını sığdırıp otobüse atlayan insanları. Başka bir ülkeye, bambaşka bir şehre ve dile bırakırdım kendimi. Hem öyle kolay olurdu ki terk edişim. Kimseyi özlemezdim İstanbul’ da iki üç dostumdan başka. İzmir’ deydi özleyeceklerim. Smyrna’ yla iki kız alışırdık yeni hayatımıza artık. Lakin, kedilerin şansıydı ki kediler dünyanın her yerinde miyavlardı sadece.

Bir günlük gibi, hiç tanımadığım bir dost gibi yatağımın içinde yazıp her hangi bir ses vermeksizin ulaşan dertlerimin, tesellilerimin, hikayelerimin dinleyicisiydi bu sayfa. Hiç tanımadığım dostlarım olurdu okundukça. Hem çekinirdim, hem isterdim duyurmak.

Yerle bir etti İstanbul bizi, beni ve sevdiğim oyuncaklarımı. Resim vardı vaktimi verdiğim, onu da benden çaldı. Ben kazandırır sanmıştım daha da. Bu yüzden eğitim alınırdı, bu yüzden gelmiştim buralara.

Bana hiç eğlenceli gelmiyor artık. Ne o şakalar, ne o gülümsemeler, tatlı bakışlar…ciddi oldum ben de. Bari birimiz farklı kalsaydık ama nafile. Siz heyecansız davrandıkça, heyecanım kalmadı benim de. Oysa bağırdım, günden güne seslendim, duymadınız. Her gün yürürken montumun içinde kalbim hızla çarptı, fark etmediniz. Gördüm, bakmadım ben gördüm! Siz gözlerime bakmaktan kaçtınız. Yazdım buraya hep yazdım, ya çok hüzünlü dediler okumadılar…ya da depresif dediler içtenliklerime.

Siz bir şeyler anlatırken, insanların size inanmayan, öğretmenlerinizin umutsuz bakışları nasıl gelir insana hiç bildiniz mi? Benim bir hikayem vardı, içimde ışık vardı diyebildiniz mi? Onlar hiç merak etti mi? Vardı neden yok oldu dediler mi? Her koyun kendi bacağından asılırdı değil mi? Pes edecek değilim, sadece sizden ümidimi kestim. Kulaklarınızdan kestim ümidimi, duyduğu yok kulaklarınızın. Gözleriniz görmüyor, gözlerinizin içine bakarken aklınıza gelmeyen sözcükler şimdi aklınıza gelecekse hiç denemeyin.

Ben aslında bugün yeni bir yaşa bastım. Bir anda sanki birkaç yıl yaşlandım. Hayatı anladıkça yaşlanıyoruz. Hayatı anladıkça başa dönüyoruz galiba. Çocuklaşmaya çalıştıkça yapamıyoruz, yaşımıza değerini veremiyoruz. Yaşımızı yaşımız gibi yaşayamıyoruz. Düzeni bozuyoruz, en saf duygularımıza dönelim derken sonra çocuk gibi küsüyoruz. Ama barışmaya gelince çocuk olamıyoruz. Öyle bir yanılsama var ki gözlerimizin önünde. Bir gün sormuştunuz “yanılsama”yı anlat diye. İşte buyurun. Yanılsama içimizde ki, doğru anlatamıyoruz.

Çocuk olmaya çalışıyoruz. Çocuklar gibi açık sözlü ya da dürüst olamıyoruz. Çocuklar gibi küsmeyi biliyoruz biz sadece. Şimdi pes etmek değil görevimiz, silkelemek kendimizi. Pes etmekten zaten başımıza ne geldiyse geldi…unuttuk kendimizi sil baştan…o açıdan sardık başa, başa dönmek ne kelime?

%d blogcu bunu beğendi: