Saydam mı, Beyaz mı?

Oyunları, dolambaçlı ilişkileri sevmem ben. Eğlenceli gelir, ama bu kadar eğlence yorar beni. Bana göre değil bu tür eğlenceler…bunu zaten baştan beri biliyordum. Karşımdakilerin anlaması biraz zor oluyor ama, tüm dostluğu ve heyecanı yitirdikten sonra anlıyorlar.

Bazen hayatta gerçekten bir dış ses olması gerekiyor gibi geliyor. Tam yürürken “Dur!” ünlemi veren bir dış ses. Bu da aslında hayatın içinde, içimizdeki vicdanın ve kalbimizin sesine eşit oluyor. Ama insanın kendi kendini görmezden gelmesi ya da geç farketmesi dolayısıyla o kadar etkili olmuyor. Kaybetmek istemediğim insanları çok isterdim uyarmak öncesinde. Belki onlar farkediyorlar ama benim için çok geç oluyor. Maalesef kırılgan yüreğimde sevginin yerini soğuk külleri alıyor. Yapamıyorum bir şey, dağlamaktan başka külleri. Çok üzülüyorum ama yapamıyorum.

Bir kaç gündür okuldan dönerken ,sokakta tek başıma yürürken yıldızları göremediğim gök yüzüne bile bakmak hoşuma gidiyor. Sesli düşünüyorum, başkaları duymasa da yeterince sesli kafamdaki düşünceler. İlginç bir şekilde bir gülümseme yer alıyor yüzümde belirgin.” Nedensiz gök yüzüne gülümseyebilmek güzel…” diyorum.

Sonra yağmur yağıyor bazenleri. Şemsiye kullanmasam da kapşonumu geçirince pek fark etmiyor. Islanmayı seviyorum; yağmurda şemsiye tutma derdi olmadan yürümeyi. Lakin kısa bir süre içinde kapşonumu geçiriyorum hasta olmak istememe fikrinin harekete geçmesiyle.

Geçen gün yağmur yağıyordu. Çok yağıyordu. Günlerden cuma; hem dışarı çıkmak istiyordum akşam, hem de biraz uzak gelen ev partisine gitme fikri beni yorgun hissettiriyordu. Trafik alabildiğine telaşlıydı. İnsanları izliyordum…düşen damlaları. O an çok ilginç bir şey dikkatimi çekti. Hep saf zannettiğimiz beyaz, aslında o kadar saf değildi. Belki de suratına pudra sürmüş, mimiklerini kapayan zalim bir kadından başkası değildi.

Yağmur damlaları fark ettirdi bana asıl saf olanın su olduğunu. Her damla öyle içten yıkıyordu ki insanların suratlarını. Pudradan arındıran da oydu, saçlarınızın gerçek halini ortaya çıkaran da. Yağmurda ıslandığınızda bir anda kıyafetleriniz yapışır üstünüze; saçınız, makyajınız birbirine girerdi. En doğal haliniz çıkardı ortaya. En eşit haline getirirdi insanları yağmur kısa bir süre içinde. Herkes ıslak saçlı, herkes doğal olurdu. O zaman görürdünüz karşınızdakinin sizin hakkındaki asıl düşüncelerini. Öyle bir aynaydı.  Ayna mı cam mıydı saydam olan? Ayna saydam değilse neden bu kadar aynıydı karşımızdaki? Zor soru değil mi… Belki de cam dışarıdaki insanları gösterendi; ayna kendimize bizi. Her halükarda saydam ya da yansıtıcı her şey saftı, temizdi.

Sonra damlaların neden beyazdan daha saf olduğunu düşündüm. Düşününce hak verdim aslında. Saydamdılar. İçleri dışları bir denilenlerdendiler yağmur damlaları.

İçimde öyle çok dökecek şey vardı ki. Yüzümü yıkadıkça onlar ben de saflaştım. Gözlerimden dökülen yaşlar daha da saflaştırdı beni. Beni mi saflaştırdılar, yoksa saflıklarım mı döküldü? Her bir göz yaşı duygusuzlaştırıyor muydu insanı hayata? Sıkıntı bir bahane miydi, yoksa sebepleri gerçek mi? Tüm her şey birikince bir asistanın dediği şeyler bile beni derin düşünmeye yetti bugün.

Bu bir ders problemi değildi çünkü. Öğrenci de, öğretmen de insandı. İnsanlar farklı karakterdelerdi. Lakin ezberlemiş olduğumuz klasik öğrenci tipi olunca iyi insan olurduk çoğunun gözünde. İnsanların kişisel problemleri göz önünde bulundurulmazdı. Bazen bir saatlik sınav, bazen dört yıllık bir eğitim ön yargı gibi karşınızda dikilir, siz seçemeden alın yazınız olabilirdi.

Ben nasıl anlatırdım insanlara geç kalma problemim olduğunu. Her dert yandığım insan gözlerini devirip “İşte…” diyerek başından savıyor gibiydi. Neden insanlar geç kalanlara hep kızardı…ya da öğretmenimin deyişiyle ‘bir saygısızlık ölçütü’ ydü bu? Her yere geç kalan bir insan herkese karşı saygısız mıydı? Neden hayatta insanlara yüklenen, genel insan tipine bakılarak uyarlanan, hiç bir iyilik  ya da yararı olmasa bile kural haline gelen temelsiz dayanaklar vardı?

Ben hep bir şekilde insanları uyarmayı sevdim. İnsanlara samimi konuşmayı, henüz yeni bir arkadaşıma bile ne kadar çok değer verdiğimi göstermeyi sevdim. Bir süre sonraysa insanları kendi hallerine bırakıyorum. Ben derslere geç de olsa katılıyorsam, sınıfta kaçırdığım bir saati evde dolduruyorsam, devamsızlık problemi olmayanlardan daha çok geçmeyi hak ediyorsam, neden dersten sınıfta kalmaya layık bulunuyordum? Ya da başka insanlar dürüst davranmaktan korkup ya da oyunlarla kendilerine insanları bağlama yollarına başvurup kendilerini kandırırken, biz başkalarından biraz farklı ama aslında eskilerin insanlık kriterlerine göre doğru davranırken, sırf oyun oynamıyoruz diye yaptığımız ince hareketi insanlar çok görüp kaçıyordu? Şimdi ben yarın öğretmenimle konuşmaya gidince, hayat beni ufak bir sınava daha tutacak. Varsın olsun, yine de “orta bir not aldım” diye üzülen ve diğer insanları üzen insanlar gibi olmadığıma mutlu olmalıyım. Ben hala oyunlardan korkuyor ve oyunlardan nefret ediyorum. Saygısızlık etmedim ben, ben sadece böyleyim. Belki beni anlayabilseniz, birini daha kazandırırdınız bu derse. Anlattım, çünkü dersler hayattan hiç uzak değil.

Reklamlar

One Comment to “Saydam mı, Beyaz mı?”

  1. Süper Dostum ellerine sağlık çok teşekkür ediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: