Kız

Müzik: Damien Rice – Cheers Darling

Bu şarkı bir meyhanede geçiyor…bir meyhanede geçer adamın sarhoşluğu. Benim hikayeme gelince:

Bir kız vardı…yıllar önce Ayvalık’ ta Cunda’ da karşısına çıkan. Onu orada sevmeliydi. Ellerinden ayaklarına kadar. Onu orada sevmeliydi. Yapamadı. Çok geç kaldı. Bu şarkı o hikayeyi hatırlattı bana kadehini kaldırırken. Kadehini bir sonraki sefer kaldırışında artık hiçbir şey hatırlamıyordu. O kadar sarhoştu ki…kafası tabağa dayanmış. Saçları ve sakalları birbirine girmemişti sanılanın aksine. Hep düzenli olurdu o traşını. Sakalını aynı formda tutmanın gereğiydi bu. Saçları boş tabağın üzerinde boylu boyunca uzanıyorlardı. Açık kumral saçları…koyu sakalları…delici kömür gözleri kapalı. Uyandırmamak en iyisiydi onu. Acısı öyle derindi ki…kim bilebilirdi. Geç kalan oydu, oysa şimdi öyle acınası haldeydi ki. Garsonlar ve restaurant sahibi önünden geçip giderken tuhafça bakıyordu.

Kız öyle iyi bir kızdı ki aslında. Bilse bu halini çok üzülürdü… Lakin çoktan yelken açmıştı uzaklara. Sırf kaçmak için. Kimse inanmıyordu bir gün kaçıp gidebileceğine en büyük aşkından bile uzak. Oysa en deli aşkı değildi bu, yetişkinlikle birlikte en deli anlarını yitirmişti. En büyük aşkıydı. Aşk derken, aşk değildi sadece, masumca sevdiğiydi asıl. Aşktan çok buna aldırıyordu o. Kimse farketmedi onun ne kadar büyüdüğünü. Ne yemek yapabilir, ne evi süpürebilir bir kızdı o. Ama sevmeyi herkesten önce öğrenmişti. Şimdi ise evini geçindiren büyümüş bir kadındı. Görüntüde büyümüş bir kadın. Duyguları hala çocuk kadar gerçek. Gerçeklikse, sorgulanabilir bir durum.

Adam hala tabaktan başını kaldırmamıştı. Rüya görmeye başlamıştı. Pek dinlemezdi ama, bilinçaltına her duyduğunun aslında yer ettiğini hiç farketmemişti; kız bir gün ona çocukluğunu anlatmıştı. Özellikle onun çocukluğunu kendisininki kadar net görüntüleyebilmişti hayalinde.

Kız Cunda’ ya yazları kaçardı. Sünepe görüntüsünün altında bir malikane kızı vardı. Hiç sevmezdi bunu göstermeyi. Hiçbir zaman bu olamamıştı çünkü benliği. Cunda’ daki küçük aile yadigarı evi bu yüzden çok severdi. Ahşap ve eskiydi. Yağmur yağdığında sırtına bir ev örgüsü hırka alırdı. O zaman her şeyden daha samimi hissederdi kendini. Balkonda ailesiyle birlikte oturmak.

Hele hiç unutamadığı bir güneş ışığı karesi vardı gözlerinin ardında, bir çocukluk arkadaşının evinde. Ne güzel bir gündü…ağaç ardından şekil verilmiş ışığın yansıması. Kafasında bunu dantel şeklinde kesilmiş kağıtlara benzetmişti. Kafasında öyle bir yer etmişti ki. Hele de evlerinin önündeki iğde ağaçlarından sızan rüzgarlar. O her şeydi. Yaz mevsiminin sonu, ağustos yağmurlarıydı aileyi bir araya getirip sıcak bir yakınlık oluşturan o zaman. Herkes birbirine sokulup ısınmaya çalışırdı. Kalabalık bir aile olmak gibisi yoktu. Ama o tek çocuk sayılırdı. Hep yurtdışında olan ağabeyi neredeyse hiç gelmezdi. Geldiği zamanlar bir bayram sabahı gibi olurdu nadirliğinden.

Ama o hiç bıkmazdı beklemekten kimseyi. Neden şimdi böyle uzaklara gitmişti…kim bilir değişmiş miydi gerçekten? Değiştiyse, şimdi ani bir kararla aşkı unutmuş olması muhtemeldi. O kadar yaptığından sonra ve nitekim o kadar geç kalmıştı ki, o bile sevmezdi bu adamı artık. Oysa hayatında gördüğü en samimi sevgilerden biriydi kızınki. Annesi gibi sevip, çılgınlar gibi aşık olabilen.

Hiç dinlememeliydi kimseyi. Daha o gün…kızdan ilk hoşlandığını hissettiği gün bırakıp kendini aşık oluvermeliydi ona. Aşkını içinde kolileyip kolileyip öyle sıkıştırıp saklamıştı ki. Bakın bugüne kadar hiç görmemişti işte. Şimdi bir tabağın soğuk seramiğine değiyordu yanakları. Ne olurdu bir gün sakalını traş etmeyiverse, bir gün üzüntüsünü gösterebilecek kadar önemsemese görüntüsünü.

Beyoğlu’ nun meydana çıkan yolları öyle uzun gelmişti o gün. Aşkını kaybetmişti orada sanki… sanki orada ayrılmışlar gibi tanıdıktı o sokaklar. Oysa hiç beraber olamadan daha gitmişti kız. Çok bile beklemişti aslında. Masallara inanırdı; ama gerçek, masallar gibi olabilir miydi? Ne kadar aşık olsa da bir insan bir gün vazgeçebiliyordu ya, ya onu bulana kadar o da vazgeçmişseydi… O güçlü insan, o herkesin sırtını dayadığı o adam; şimdi içten öyle çürümüştü ki…öyle yaş, öyle yosun tutmuş, öyle zayıftı ki. Alkol değil, kendi hatalarıydı onu yolda sendeleten. Ne olurdu bir gün o sakalını bile traş etmeyip, gömleğini bile ütülemeyip, üzüntüsünü dile getirseydi. Duygularına daha çok önem verseydi çevresindeki alaylardan. Yolda yürüdüğünden başka bir şey bilmiyordu…peki ne olacaktı bundan sonrası? Bulabilecek miydi onu…bir daha görebilecek miydi? Tıpkı onun gibi vazgeçmek istemiyordu.

Her insan gibi İstiklal’ den çıktı ve ışıkların arasında gözden kayboldu. Hikayenin kahramanı değildi artık. O da gözden kaybolmuştu. Yavaş yavaş sokak uzaklaştı…semt uzaklaştı. İstanbul göründü. Koca bir deniz…koca bir okyanus oldu. Karalar kıtalara bağlandı. Tüm bu kocaman şehirler içinde…umudu nerelerdeydi? Yakın ve uzak hangisine denirdi? Şimdi onu bir bulabilirse… onu orada sevmeliydi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: