Archive for Aralık, 2009

21/12/2009

Saydam mı, Beyaz mı?

Oyunları, dolambaçlı ilişkileri sevmem ben. Eğlenceli gelir, ama bu kadar eğlence yorar beni. Bana göre değil bu tür eğlenceler…bunu zaten baştan beri biliyordum. Karşımdakilerin anlaması biraz zor oluyor ama, tüm dostluğu ve heyecanı yitirdikten sonra anlıyorlar.

Bazen hayatta gerçekten bir dış ses olması gerekiyor gibi geliyor. Tam yürürken “Dur!” ünlemi veren bir dış ses. Bu da aslında hayatın içinde, içimizdeki vicdanın ve kalbimizin sesine eşit oluyor. Ama insanın kendi kendini görmezden gelmesi ya da geç farketmesi dolayısıyla o kadar etkili olmuyor. Kaybetmek istemediğim insanları çok isterdim uyarmak öncesinde. Belki onlar farkediyorlar ama benim için çok geç oluyor. Maalesef kırılgan yüreğimde sevginin yerini soğuk külleri alıyor. Yapamıyorum bir şey, dağlamaktan başka külleri. Çok üzülüyorum ama yapamıyorum.

Bir kaç gündür okuldan dönerken ,sokakta tek başıma yürürken yıldızları göremediğim gök yüzüne bile bakmak hoşuma gidiyor. Sesli düşünüyorum, başkaları duymasa da yeterince sesli kafamdaki düşünceler. İlginç bir şekilde bir gülümseme yer alıyor yüzümde belirgin.” Nedensiz gök yüzüne gülümseyebilmek güzel…” diyorum.

Sonra yağmur yağıyor bazenleri. Şemsiye kullanmasam da kapşonumu geçirince pek fark etmiyor. Islanmayı seviyorum; yağmurda şemsiye tutma derdi olmadan yürümeyi. Lakin kısa bir süre içinde kapşonumu geçiriyorum hasta olmak istememe fikrinin harekete geçmesiyle.

Geçen gün yağmur yağıyordu. Çok yağıyordu. Günlerden cuma; hem dışarı çıkmak istiyordum akşam, hem de biraz uzak gelen ev partisine gitme fikri beni yorgun hissettiriyordu. Trafik alabildiğine telaşlıydı. İnsanları izliyordum…düşen damlaları. O an çok ilginç bir şey dikkatimi çekti. Hep saf zannettiğimiz beyaz, aslında o kadar saf değildi. Belki de suratına pudra sürmüş, mimiklerini kapayan zalim bir kadından başkası değildi.

Yağmur damlaları fark ettirdi bana asıl saf olanın su olduğunu. Her damla öyle içten yıkıyordu ki insanların suratlarını. Pudradan arındıran da oydu, saçlarınızın gerçek halini ortaya çıkaran da. Yağmurda ıslandığınızda bir anda kıyafetleriniz yapışır üstünüze; saçınız, makyajınız birbirine girerdi. En doğal haliniz çıkardı ortaya. En eşit haline getirirdi insanları yağmur kısa bir süre içinde. Herkes ıslak saçlı, herkes doğal olurdu. O zaman görürdünüz karşınızdakinin sizin hakkındaki asıl düşüncelerini. Öyle bir aynaydı.  Ayna mı cam mıydı saydam olan? Ayna saydam değilse neden bu kadar aynıydı karşımızdaki? Zor soru değil mi… Belki de cam dışarıdaki insanları gösterendi; ayna kendimize bizi. Her halükarda saydam ya da yansıtıcı her şey saftı, temizdi.

Sonra damlaların neden beyazdan daha saf olduğunu düşündüm. Düşününce hak verdim aslında. Saydamdılar. İçleri dışları bir denilenlerdendiler yağmur damlaları.

İçimde öyle çok dökecek şey vardı ki. Yüzümü yıkadıkça onlar ben de saflaştım. Gözlerimden dökülen yaşlar daha da saflaştırdı beni. Beni mi saflaştırdılar, yoksa saflıklarım mı döküldü? Her bir göz yaşı duygusuzlaştırıyor muydu insanı hayata? Sıkıntı bir bahane miydi, yoksa sebepleri gerçek mi? Tüm her şey birikince bir asistanın dediği şeyler bile beni derin düşünmeye yetti bugün.

Bu bir ders problemi değildi çünkü. Öğrenci de, öğretmen de insandı. İnsanlar farklı karakterdelerdi. Lakin ezberlemiş olduğumuz klasik öğrenci tipi olunca iyi insan olurduk çoğunun gözünde. İnsanların kişisel problemleri göz önünde bulundurulmazdı. Bazen bir saatlik sınav, bazen dört yıllık bir eğitim ön yargı gibi karşınızda dikilir, siz seçemeden alın yazınız olabilirdi.

Ben nasıl anlatırdım insanlara geç kalma problemim olduğunu. Her dert yandığım insan gözlerini devirip “İşte…” diyerek başından savıyor gibiydi. Neden insanlar geç kalanlara hep kızardı…ya da öğretmenimin deyişiyle ‘bir saygısızlık ölçütü’ ydü bu? Her yere geç kalan bir insan herkese karşı saygısız mıydı? Neden hayatta insanlara yüklenen, genel insan tipine bakılarak uyarlanan, hiç bir iyilik  ya da yararı olmasa bile kural haline gelen temelsiz dayanaklar vardı?

Ben hep bir şekilde insanları uyarmayı sevdim. İnsanlara samimi konuşmayı, henüz yeni bir arkadaşıma bile ne kadar çok değer verdiğimi göstermeyi sevdim. Bir süre sonraysa insanları kendi hallerine bırakıyorum. Ben derslere geç de olsa katılıyorsam, sınıfta kaçırdığım bir saati evde dolduruyorsam, devamsızlık problemi olmayanlardan daha çok geçmeyi hak ediyorsam, neden dersten sınıfta kalmaya layık bulunuyordum? Ya da başka insanlar dürüst davranmaktan korkup ya da oyunlarla kendilerine insanları bağlama yollarına başvurup kendilerini kandırırken, biz başkalarından biraz farklı ama aslında eskilerin insanlık kriterlerine göre doğru davranırken, sırf oyun oynamıyoruz diye yaptığımız ince hareketi insanlar çok görüp kaçıyordu? Şimdi ben yarın öğretmenimle konuşmaya gidince, hayat beni ufak bir sınava daha tutacak. Varsın olsun, yine de “orta bir not aldım” diye üzülen ve diğer insanları üzen insanlar gibi olmadığıma mutlu olmalıyım. Ben hala oyunlardan korkuyor ve oyunlardan nefret ediyorum. Saygısızlık etmedim ben, ben sadece böyleyim. Belki beni anlayabilseniz, birini daha kazandırırdınız bu derse. Anlattım, çünkü dersler hayattan hiç uzak değil.

15/12/2009

Işıklar

Müzik: Vanessa Carlton – Greensleeves

Biz nasıl bir insanız ki?
Biz nasıl bir insanız ki…
Böyle usul usul göz yaşlarını akıtan,
Biliyor musunuz ki haykıranlardan daha dolu…
Bir nasıl bir insanız ki,
Sessiz çığlıklara adını yazmaktan gurur duyan.

Karalayın beni…
Hadi ne olur karalayın beni.
Hadi deyin ki bunalımdasın,
Hadi deyin ki yazdıkların sıkıntılı….
Hadi karalayın ki ben de karışayım geceye,
Bir damla siyah mürekkeple…
Ağlamadan.

Biz nasıl bir insanız ki…
Bir tek kelime etmekten aciz.
Göz yaşlarından habersiz,
Tek kelime etmeden gülmeye açık.

Biz böyle ruhsuz,
Böyle sert görünüp, böyle kolay şekil değiştiren..
Biz böyle miyiz?

Bağırsam…
Bağırsam sana…
Ağlarken gülmeye başlasam sessizce,
Göz yaşlarım gülmeyi de tatsa.

Bana hiç bir şey öğretme,
Hiç gerek yok ucunda acı çekerken,
Ben o yolda uçuşan yaprakları hala hatırlarken,
En anlamlı olan da o yapraklarken.
Dokunma bana…
Dokunmayın…
Ne olur dokunma.

En çok da sözlerindi zaten dokunan,
Tek kelimeye binlerce sığdıran sözlerin.
Hiç ağzını açmasan belki daha çok beklerdim…
Ne istiyorsun şiirlerimden?
Dalga geçmeye mi bakıyorsun cümlelerime,
O kadar noktalıyorum,
Sana kapılarını açmasınlar diye…
Ne istiyorsun görmek mi?
Al gör, görebilecek misin ki?
Al gör, kırmadan gidebilecek misin ki?
Ne istiyorsun, şiirlerimden?
Bakıp da beni daha da üzmek mi…
Ne istiyorsun benden…
Ne istiyorsun kalemimden…
Ne istiyorsun göz yaşlarımdan…
Dön arkanı da bari sıkıntılarım özgür olsun.
Dön arkanı da kendime kalsın bir şeylerim bari.

Ne kadar çok isterdim güzel bir filmde olmak,
Bu çocukluk şarkımda,
Işıkların ince ince sızdığı bir kırda,
Hayali geçen çocukluk yaşıma bakınca,
Bugün çok uzak geliyor kendimden.

Halbuki hayatımın en güzel ışıklarıydı onlar…
Alsancak’ ta, Gündoğdu’ ya uzanan sokakta,
Çocukken hep tutturduğum bir çok akşam…
Ve hiçbir insanın İstiklal Caddesi’ nden göremeyeceği yıldızlar kadar çekinik,
Ya da o caddede, sadece çocuklara gözükecek kadar masalsı ışıklardı onlar.

Dokunmadın, seslenmedin kaçtın,
Dokunmadan seslenmeden git şimdi de.

Armoni

12/12/2009

Aynıyız

Müzik(enstrümantal): İncesaz – Ebruli

yaşamaya çalışıyoruz..
her gün hepimiz okula, işe gidiyor,
her gece hepimiz evimize dönüyoruz…
varsa…
aslında hiç farklı değiliz…
çoğumuzun anne yemekleri var…
çoğumuzun babaanne kurabiyeleri,
içtiğimiz bitki çayları benzer
ve kazaklarımızın kimisi teyze örgüsü.

hiçbirimiz farklı değiliz ki…
ne kadar farklı görünsek de dışarıda,
evde hepimiz aynı değil miyiz?

ben o aynılığı özledim biliyor musunuz?
ne varsa o aynılıkta var.
samimiyetle çağırılan sofralardaki,
birbirine uymayan çatal bıçaklarda var.

sonra sokaklardaki ikili fotoğraflar var,
bugün bana doğru yürüyorlardı okuldan gelirken.
her ikili bir fotoğraftı.
aslında her bakış bir kare.
hepimiz bir yerlerinden tutunuyorduk hayata…
ne kadar benzemez görünsek de,
ve hatta benzemesek de,
amacımız hemen hemen aynıydı.

ben küçükken, dedemle
denize atardık kötülüklerimi
yaramazlıklarımı.
ama ne oldu bilmiyorum…
öyle duygusaldım ki küçüklüğümden beri,
bugün okuldan dönerken çok bitkin hissettim.
mimik yapacak gücüm bile kalmamıştı…
yürürken ve otobüsle yürürken hep bu dizeleri düşündüm,
biz çok aynıydık ama neden bu kadar kırılgan,
bu aynılıklar çarpışınca ya sertlikten kırılırdı,
ya yumuşaklıktan göçer…
öyle aynıydık ki…
ben bugün bir adım geri attım,
içime çekildim hiç olmaması gerekirken.
duyguların suçuydu bazen,
duygular masum gözükse de,
kötülükler duyguların suçuydu bazen,
sonra avucumuzu kapatmak bize düşerdi,
çıkmasın diye kötülükler dışarı.
dişimizi sıkamazsak, ne anlamı kalırdı irademizin belki de,
kötülükle iyiliği ayırt ettikten sonra.

öyle aynıydık ki,
birbirimizi hiç anlamaz hep kendimize bakardık
kimi çoktu, kimi az
ama hepimiz aynıydık…
yaşamaya çalışmayı geçip de,
biraz keyfe gelince
birbirimizi kırardık.
olmaz mıydı kırmadan?
olurdu.
hayatın siyah beyaz olduğunu düşündüğüm kadar,
renklerin gri tonları olduğuna inandığım,
ve her insanın gözlerinin renksiz olduğuna,
bakışlarının güçlülüğüne baktığım kadar,
nedense ben hep böyle baktım,
olduğu gibi.

olguları beni aşınca,
işte ben bugün
sessizce içime çekildim,
kimse farketmeden sıkıntımı atmak için,
bir adım geri attım.

kendime gelince yazmak istedim…
yaşamaya çalışıyoruz hepimiz,
biri geçmek isteyince yol vermeli,
önünü tıkayıp üzmek gereksiz,
hepimiz aynıyız,
bunu bir kez daha anlatmak istedim.

Armoni 20.10.09

12/12/2009

Yakın Uzaktır

Müzik(enstrümantal): T. Albinoni – Adagio in G-moll – Tadeusz Machalski

belki de…
açık sözlü olmaya başladığımdan beri…
belki de bu yüzden insanlarla yakın değildim o kadar.
oysa ben isteyerek seçmiştim böyle olmayı,
hala da isteyerek böyle oluyorum.
gün be gün,
her gün açık sözlü olabilmek istemiştim.
hep son raddede anlar ya insan,
merak ederdim elimdeki hayat çizgisi niye ikiye ayrılıyor diye…
yoksa hayatımın rotasını değiştirişim miydi.
böyle sanki o klasik ama elektronik damarları olan şarkıda,
bir kadehin içinde boğulur gibi dansediyordum.
bir gün tak etmişti ve söylemiştim,
söylemiştim bana ne olduğunu.
sonra hep söyledim…
o kadar çok söyledim ki!
ama asıl gerekli olanları söylemiyordum belki de.
ben miydim çelişkili,
başkaları mı?
öyle bıkkın, öyle yorgun, öyle usanmış,
ve sanki anlattıkça nefesim kısalıyordu…
camda bıraktığı buhar izi değildi ki nefes,
nefes içime çekebildiğimdi.
ama inan artık aldırmıyorum,
belki sen üzücü sanıyorsun ama üzücü değil bu,
ben sadece çizgilerimi çiziyorum,
bence çizememek daha üzücü.
oysa ben o gün yastığıma başımı yumduğumda,
çoktan vazgeçmiştim bu yeni hayalden,
sen rüzgarı hissetmek için gaza basmak isterdin,
rüzgar için iskele bana yeterdi,
hatta gözümü kapatıp hayal etmek.
ama yakın olan oluyor…
benim aradığım da bu,
o kadar insanın içinde,
hala uğraşıp beni tanımaya çalışanlardı…
uzak yakındı…
yakınsa hep uzak.

01.11.2009

12/12/2009

Sepya

Müzik: İncesaz – Bir ÇapkınaYangınım

Güzel olup olmadığı değildi konu…
Bir pencerenin önünde duran sepya rengi portresine çalıyordu tınılar,
Tanıyabiliyordum uzaktan gelen o yabancıyı,
Montu ardına sığınmış
Ve siyah çehresinin içinde alev çakıyordu gözleri.

Sert görüntüsünün içinde o kadar yumuşak bir kalp vardı ki sanki,..
Ya da ben öyle uydurmuştum kendime,
Zaten her şey bir masaldı,
İnsan yaşıyor gibi gelirdi belki de.

Nasıl anlatsam o kadının ses tonunda o adamın yürüyüşünü,
Bir yanda birisi bir enstrümanlar çalıyor,
Bir yanda birisi kendince o parçayı söylüyor,
Bir yanda birisi şarkıyı canlandıracak diye uğraşıyor derken aslında,
Hepsi bambaşka öğeler,
Parça parça bir video.
Ama uğraşmazken onlar,
Ne kadar aynı.

İnanmak istiyorum,
Güvenmek istiyorum…
Sanki keman akıtılacak bir gözyaşım olup olmadığını ölçüyor.

Ben henüz yazacak bir şey bilmiyorum gördüğümden başka,
Sanki tüm renklerinin üzerine,
Sepya rengi bir koruyucu atmışlar,
Seni kimse anlamasın diye mi,
Yoksa kırılma diye mi…
Sen benim zannettiğim görüntü müsün bilmem ki…
Der kadın.
Bir sokakta bitirdiğin yirmi yılın,
Meydanda başlayıp, tünelde sonlandırdığın,
Sen misin beklediği,
Neden kapıyı çaldın?

Bilir miydin ki içerisi sepyaydı…
Kapı açılınca dünya tamamlanırdı.
Belki de bu yüzden uymaması gerekirdi her şeyin her şeye,
Herkesin herkese,
Böylece, eksik aranırdı,
Aranmazsa bazen bulunamazdı…
Sepya rengi iç dünyanın varlığı.

Armoni 12.11.2009

11/12/2009

1. Gün

Müzik: Magrugada – Hold On To You

Merhaba hayat,

Ben küçük bir çocuğum bugün. Henüz uyandım ve yorganımı kaldırmak zor geldi birçok insan gibi. Şimdi caddede arabalar vızır vızır gezmeye başladılar bile. Hatta eğer sabahlarsam gece nadir geçen arabaların seslerini ya da İstanbul’ da insanların güne altı sularında başladığını bile duyabiliyorum. Martıların ise çok daha erken. Onlar yola çıktıklarında hava aydınlamamış oluyor. Bu yüzden ben gece yalnızken yaşama dair sesleri duymayı seviyorum hayat.

Her gün, güne başlarken sürpriz gibi oluyor. Nasıl bir ruh haliyle başlayacağım belli olmuyor. Ama daha çok sabahları umutlu, geceleri umutsuz oluyorum. Uyumak zor geliyor huzursuzken sonra. Zaten uyumak hep vakit kaybı gibi gelirdi bana küçüklüğümden beri. Dolayısıyla daha da zorlaşıyor yatağa girmek. Uyumak zor, uyanmak ayrı bir zor. İnsan diyorum hayatın her saatini değerlendirmek isterken uyumayı hiç sevmiyor sanki. Çünkü günün her saati ayrı bir güzel geliyor. Sabaha karşı günün ilk seslerini ve ışıklarını duymak. Kahvaltıya dışarı çıkmak. Güne erken başlamak… Sonra gündüzü değerlendirmek. Saatlerce gün ışığında arkadaşlarınızla laflayabilmek. Akşamüstü güneşi batırabilmek. Alacakaranlıktaki loşlukta hüznün etkisi altına girmeden tadına varabilmek. Akşam insanların çeşitli saatlerdeki yemek yiyiş seslerini, çatal kaşık gürültülerini duydukça masaya beraber oturan ailelerin bana verdiği mutluluk. Sanki o zaman ben de yalnız değilmişim gibi geliyor. Hele ki İzmir’ deki son senemde bunun değerini anlamam.

Sonra gece oluyor, onbirde ben “oh” diyorum, “daha gün bitmedi.” Saat bir oluyor, “neyse henüz bir” diyorum. Bir civarlarında ben artık iyice loş bir abajur ışığı ve müzik alemine dalmış oluyorum. Evi yeni temizlemişsem o bambaşka bir keyfe dönüşüyor. Çoğunlukla da bir şeyler yazmanın verdiği keyif ölçüsüz benim için. Birileri okusun ya da okumasın, paylaştığımı hissediyorum. Yazdıkça yeni fikirler çıkıyor sonra ortaya. Hatta bazen hayatta en çok yapmayı sevdiğim şey olan sürpriz planlarının doğuşlarına tanık olabiliyorum ya da yeni kavramları farkediyorum.

Ama o gecenin loşluğunun keyfini anlatamam size. Aralık ayıysa eğer, yılbaşı ağacının ışıklarında otururum genelde. Kahve ve müzik de tamamlar keyfimi. Ya çizerim ya yazarım.

Bugün o her günden birisi. Gece uyumadan önce gözlerimi kaparken pencereden gördüğüm ışığı yanık evlerin varlığıyla dalıp, uyandığımda yine bahçeye çeviriyorum gözlerimi. Kar yağıyorsa teker teker inceliyorum bahçenin görüntüsünü. Baharsa erik ağacının çiçeklerini. Bazen koşarak çıkıyorum evden. Hep umutlu kalmayı sevdim küçüklüğümden beri, umudumu kaybetmemeyi. Yeni anlıyorum da, hala kaybetmemişim o duyguyu. Umudunu kesmemek gerçekleştirmeye bir adım olabilir mi gerçekten? Belki de gerçekleştiğinde hala umudumuzu kesmemiş olduğumuz için geç kalan olaya yine kendimizi verebilmemizdir bu. Artık tüm çocuk oyunlarını gördükçe, ben daha da değiştim. Kaçan kaçtıkça değil benim kovalayışım; doğal insanları, sevgisini göstermekten korkmayan insanları seviyorum. Artık sevildikçe daha çok seviyorum. Tüm o oyunlar o kadar çocukça geliyor ki, ister istemez beni uzaklaştırdığını hissediyorum. Bugünse, çok aydınlık bir gün hayat.

Bugün çok gerçek. Bugün hem acı, hem tatlı yine. Hem korkuyorum, hem umutluyum. Merak ediyorum hayat. Bir renk var hayat gibi. Gözlerime onu sürüyorum makyaj yaparken. İster istemez daha canlı bakıyorum. Aslında hepsini söylüyor gözlerim içimdeki. İnsanlar nasıl göremiyor bilmiyorum gözlerdeki söylenenleri. Beni anlatan parfümü sıkıyorum, sonra çıkıyorum evden…sokağa çıkıyorum. Hafif bir yokuş inince başlıyor gün. Trafiğe ulaşınca gerçekle karşılaşıyorum. Trafik beni hayata taşıyan aracı. Zaman yolculuğu gibi. Bir yerden başka bir yere gidiyorum, ama bir hikayeden başka bir hikayeye. Evdeki ben, yoldaki ben, arkadaşlarımla ben, gezerken ben… İnsanlar hep böyle değil mi aslında?! Aslında ben olabildiğince ben olmaya çalışıyorum her yerde ama insanlar öyle değiller ki. Evdeki ben, içimde aslında. Dışarıya çıkarken bir kalıp giyiyoruz, arkadaşımızı görüyoruz bir kalıp giyiyoruz. Değişmekle alakalı değil bu. Hüzünlüysek o gün örneğin, bir gülen katman geçiyor yüzümüze…arkadaşımız güldürüyor. İçtensek böyle saydamdır o katman. Değilsek bulanık.

Bulanık olunca göremezler gözlerimizdeki yansımaları. Bu yüzdendir insanların bizi bir türlü anlayamamaları. Ama anlayamadıklarını aylar sonra da farkedebilirler, yıllar sonra da.

Yaramaz mı görünüyorum? Öyle mi anlatılıyorum yoksa? İşte bu çok daha saçma… İnsanlar neden duyduklarından etkilenirler? Ya da etkilenmeleri gereken yerde etkilenmezler?

Hayat bana sarıl. Bunu öyle çok istiyorum ki… kollarının sıcaklığı beni o kadar sıkı sardı ki. Yoldayım yine. Hayat sarıl. Hikayelerine geliyorum.


Armoni

09/12/2009

Kız

Müzik: Damien Rice – Cheers Darling

Bu şarkı bir meyhanede geçiyor…bir meyhanede geçer adamın sarhoşluğu. Benim hikayeme gelince:

Bir kız vardı…yıllar önce Ayvalık’ ta Cunda’ da karşısına çıkan. Onu orada sevmeliydi. Ellerinden ayaklarına kadar. Onu orada sevmeliydi. Yapamadı. Çok geç kaldı. Bu şarkı o hikayeyi hatırlattı bana kadehini kaldırırken. Kadehini bir sonraki sefer kaldırışında artık hiçbir şey hatırlamıyordu. O kadar sarhoştu ki…kafası tabağa dayanmış. Saçları ve sakalları birbirine girmemişti sanılanın aksine. Hep düzenli olurdu o traşını. Sakalını aynı formda tutmanın gereğiydi bu. Saçları boş tabağın üzerinde boylu boyunca uzanıyorlardı. Açık kumral saçları…koyu sakalları…delici kömür gözleri kapalı. Uyandırmamak en iyisiydi onu. Acısı öyle derindi ki…kim bilebilirdi. Geç kalan oydu, oysa şimdi öyle acınası haldeydi ki. Garsonlar ve restaurant sahibi önünden geçip giderken tuhafça bakıyordu.

Kız öyle iyi bir kızdı ki aslında. Bilse bu halini çok üzülürdü… Lakin çoktan yelken açmıştı uzaklara. Sırf kaçmak için. Kimse inanmıyordu bir gün kaçıp gidebileceğine en büyük aşkından bile uzak. Oysa en deli aşkı değildi bu, yetişkinlikle birlikte en deli anlarını yitirmişti. En büyük aşkıydı. Aşk derken, aşk değildi sadece, masumca sevdiğiydi asıl. Aşktan çok buna aldırıyordu o. Kimse farketmedi onun ne kadar büyüdüğünü. Ne yemek yapabilir, ne evi süpürebilir bir kızdı o. Ama sevmeyi herkesten önce öğrenmişti. Şimdi ise evini geçindiren büyümüş bir kadındı. Görüntüde büyümüş bir kadın. Duyguları hala çocuk kadar gerçek. Gerçeklikse, sorgulanabilir bir durum.

Adam hala tabaktan başını kaldırmamıştı. Rüya görmeye başlamıştı. Pek dinlemezdi ama, bilinçaltına her duyduğunun aslında yer ettiğini hiç farketmemişti; kız bir gün ona çocukluğunu anlatmıştı. Özellikle onun çocukluğunu kendisininki kadar net görüntüleyebilmişti hayalinde.

Kız Cunda’ ya yazları kaçardı. Sünepe görüntüsünün altında bir malikane kızı vardı. Hiç sevmezdi bunu göstermeyi. Hiçbir zaman bu olamamıştı çünkü benliği. Cunda’ daki küçük aile yadigarı evi bu yüzden çok severdi. Ahşap ve eskiydi. Yağmur yağdığında sırtına bir ev örgüsü hırka alırdı. O zaman her şeyden daha samimi hissederdi kendini. Balkonda ailesiyle birlikte oturmak.

Hele hiç unutamadığı bir güneş ışığı karesi vardı gözlerinin ardında, bir çocukluk arkadaşının evinde. Ne güzel bir gündü…ağaç ardından şekil verilmiş ışığın yansıması. Kafasında bunu dantel şeklinde kesilmiş kağıtlara benzetmişti. Kafasında öyle bir yer etmişti ki. Hele de evlerinin önündeki iğde ağaçlarından sızan rüzgarlar. O her şeydi. Yaz mevsiminin sonu, ağustos yağmurlarıydı aileyi bir araya getirip sıcak bir yakınlık oluşturan o zaman. Herkes birbirine sokulup ısınmaya çalışırdı. Kalabalık bir aile olmak gibisi yoktu. Ama o tek çocuk sayılırdı. Hep yurtdışında olan ağabeyi neredeyse hiç gelmezdi. Geldiği zamanlar bir bayram sabahı gibi olurdu nadirliğinden.

Ama o hiç bıkmazdı beklemekten kimseyi. Neden şimdi böyle uzaklara gitmişti…kim bilir değişmiş miydi gerçekten? Değiştiyse, şimdi ani bir kararla aşkı unutmuş olması muhtemeldi. O kadar yaptığından sonra ve nitekim o kadar geç kalmıştı ki, o bile sevmezdi bu adamı artık. Oysa hayatında gördüğü en samimi sevgilerden biriydi kızınki. Annesi gibi sevip, çılgınlar gibi aşık olabilen.

Hiç dinlememeliydi kimseyi. Daha o gün…kızdan ilk hoşlandığını hissettiği gün bırakıp kendini aşık oluvermeliydi ona. Aşkını içinde kolileyip kolileyip öyle sıkıştırıp saklamıştı ki. Bakın bugüne kadar hiç görmemişti işte. Şimdi bir tabağın soğuk seramiğine değiyordu yanakları. Ne olurdu bir gün sakalını traş etmeyiverse, bir gün üzüntüsünü gösterebilecek kadar önemsemese görüntüsünü.

Beyoğlu’ nun meydana çıkan yolları öyle uzun gelmişti o gün. Aşkını kaybetmişti orada sanki… sanki orada ayrılmışlar gibi tanıdıktı o sokaklar. Oysa hiç beraber olamadan daha gitmişti kız. Çok bile beklemişti aslında. Masallara inanırdı; ama gerçek, masallar gibi olabilir miydi? Ne kadar aşık olsa da bir insan bir gün vazgeçebiliyordu ya, ya onu bulana kadar o da vazgeçmişseydi… O güçlü insan, o herkesin sırtını dayadığı o adam; şimdi içten öyle çürümüştü ki…öyle yaş, öyle yosun tutmuş, öyle zayıftı ki. Alkol değil, kendi hatalarıydı onu yolda sendeleten. Ne olurdu bir gün o sakalını bile traş etmeyip, gömleğini bile ütülemeyip, üzüntüsünü dile getirseydi. Duygularına daha çok önem verseydi çevresindeki alaylardan. Yolda yürüdüğünden başka bir şey bilmiyordu…peki ne olacaktı bundan sonrası? Bulabilecek miydi onu…bir daha görebilecek miydi? Tıpkı onun gibi vazgeçmek istemiyordu.

Her insan gibi İstiklal’ den çıktı ve ışıkların arasında gözden kayboldu. Hikayenin kahramanı değildi artık. O da gözden kaybolmuştu. Yavaş yavaş sokak uzaklaştı…semt uzaklaştı. İstanbul göründü. Koca bir deniz…koca bir okyanus oldu. Karalar kıtalara bağlandı. Tüm bu kocaman şehirler içinde…umudu nerelerdeydi? Yakın ve uzak hangisine denirdi? Şimdi onu bir bulabilirse… onu orada sevmeliydi.

05/12/2009

Bana Yoksulluğun


Okurken dinlemek için müzik önerisi: Maria Toidou – Tha Se Perimeno

Biliyordum bu gülüşler…bu gülüşler bir şeyleri gizlemeye çalışıyordu. Çevremde gülümseyen öğütler… Bu insanlar bana bir şeyler ima etmeye çalışıyorlardı. Bir kez daha sancılarıma yenik düşüyordum. Düşmek zorundaydım, çünkü ben hayatı çizemezdim. Kendi hayatımı çizebilirdim. Ama başkalarını zorlayamazdım.

Bana ne oldu bilmiyorum. Başım çok ağrıyor ama sanki hüzünden gibi. Neden üzülmek suç? Neden üzülmek sıkıcı başkalarına göre… neden bir araya gelip güleriz de ağlamayız ki? Başkasının yanında ağlamak neden bu kadar utandırıyor beni?

Bu müzik neden bu kadar güzel…neden saçmalayası var kelimelerimin. Öyle birbirinden alakasız yan yana gelesi. Sanki devrik olunca cümle daha iyi anlatıyor gibi halimi.

Ufak bir sevinç var içimde… bu gördüğünüz ben değil, içimdeki çocuğun. Küçük bir kızın bale ayakkabılarına ilk kez ayaklarını sokuşu gibi. Kayar gibi, saten gibi… acısa bile sevinç göz yaşları gibi. Sevince ulaşacağını bilse hüzünlerini kırıntı edecek bir güç bulabilir mi bu benlik.? Hiç bilmiyorum. Ben, hep başkalarına soruyorum. Onlar da sıkıldı artık. Görebilyorum. Maalesef bu evi taşıma vakti geldi başka bir mevsime. Artık boşaltma vakti. Son bahar bitti…

Kış geldi. Karlar ne de olsa dondurur hislerimi. Acılarıma basarlar karı buz gibi. Melek gibi. Bembeyaz kapatırlar dünyadaki karalıkları. Dondurur kar göz yaşlarımı bile. Aslında kış, saklanma vakti… artık çok geç, koliliyorum tüm içimdekileri. Ne tanıdık bir his bu… Tanıdık olduğu için azalacağına çoğalıyor etkisi.

Gülümserken, ima ettiğini gizlemeye çalışarak bana söylüyorsun biliyorum. Biliyorum arkadaşım. Tüm teselli cümlelerini, tüm mimik dillerini, tüm el hareketlerini görebiliyor gibiyim. En az acıyı alarak kurtulmamı istediğini biliyorum.  Ben öyle bağımlıyım ki duygulara… Üstelik kurtulmak istediğim yok ki. Ama ama biliyorum… her koliye attığım sonsuzluk içinde bir kara deliğe gidiyor. İstemeye istemeye bırakıyorum duygularımı emanet. Kim bilir bu kez dünyanın hangi ucunda, hangi insanı aşık etmeye gidiyor. Benden geçen bu ok, şimdi kimleri vuruyor. Her koliye attığım, sonsuzluk içinde yok oluyor. Öğütülür gibi. Bir gün yepyeni bir yüzle geri dönüşüm olabilir gibi. Çok farklı biri olarak kapıyı çalabilir gibi. Kim bilir kim yine tekrar tanışacağım bu hisle. Ne olur beni yine kırma olur mu, his? Hissizliğin, bana bıraktığın hissizliğin, yoksulluğun çünkü. Yoksul ediyorsun beni senden. En büyük yoksulluk da bu değil mi? Yoksulsun sen bana, bu his. Bu his, çok geç kalma iyi mi? Gülümserken, rahatlatmak sebebiyle olmasın insanların bu güzel hareketi, gerçekten gülümsedikleri için olsun. Elimi tut ki yine gelip bir gün, o güzel his yine benimle beni bulsun. Gülümsemek gerekmez şimdi. Seviyorum ben göz yaşının yavaşça aktığı o şarap tadındaki ekşiliğini de…üzülmeden onları göz yaşlarımla ıslatıp tazelerken.

%d blogcu bunu beğendi: