14/12/2012

Bavullar 2

 Bazen kendimi kandırılmış gibi hissediyordum, ama neden? Onun yüzünden mi, yoksa duygusal şeylerin gereği miydi bu? Üzerinde ismimin yazdığı “Anadolu” yazılı bardğı raftan aldım. Su kaynamıştı. Kış geldikçe burası soğuk görünür olmuştu, oysa yeterince güneydeydim. Yağmuru hep severdim, yağmur yağarken kendime kahve koymayı. Oysa yağmur aynı zamanda yalnızlık hissimi bağırıyordu sanki bana. Ahşabın yine hakim sürdüğü mutfağımda dirseklerimi tezgaha dayadım ve pencereden yeşillikleri ve gökyüzünü izledim biraz. Canımı çoktan acıtmıyordu onunla ilgili hiçbir şey. Artık düşünmek bile umrumda değildi. O sevmeyi bilmeyen, benim de sevgimi kendisininki gibi sanmış biriydi. Sevgiyi bilmediği için anlamadı neden o kadar çok sevdiğimi. Herkes gibi, belki de kendi gibi davrandı ve birini buldu. Ne önemi vardı ki onun için kim olduğunun. Bir evliliğin başından dönmüştük, bir adamda aradığım güç yoktu, baştan yılmıştı, olmayan sebeplerden korkmuş ve vazgeçmişti. Belki bu kadar büyük bir sevgiyi sırtlayacak bir sırt yoktu, belki de fazlaydım ona. Ne istediğini bilmiyordu, ama sorumlulukları olan, hedefleri olan bir kız da istemiyordu belli ki. Onun istediği kolay taşıyabileceği, üstüne sorumluluk yüklemeyecek, gerekirse az sevecek ama korkacağı hiçbir şeyi olmayacak bir kızdı.

 Birisi vardı hayatında, kim olduğunu merak etmedim bile. Çünkü kalbim onu özlese de bezdirmişti bu halleri bir kere. Onun için bir şeyden korkmak o kadar kolaydı ki. Oysa yorgun yüreğim bir mutlu son zannetmişti onu. Yaşadığımız hiçbir şey sığmıyordu bu çerçeveye. Anladım ki o anılar benimle onun değildi, o anılar o an olmayı gerektirdiğimiz cesur aşıkların anılarıydı. Cesurduk, çünkü anladım ki aşık olmak cesur olmak demekti.

 İki üç hafta geçmişti taşınalı. Artık pek uğrayamadığım çay bahçesi ve kahve içmeyi sevdiğim ufak dükkan Köyceğiz’in şimdilik en sevdiğim günlük duraklarıydı. Kendime bir iş bakınıyordum. Buraları iyice tanıyana kadar beni barındıracak kadar. Hediyelik eşya satan bir dükkanla görmüştüm, ilk işim ona başvurmak olacaktı. Buraya özel şeyler satarken kim bilir belki bir gün kendi yaptıklarımı da orada satabilirdim. Ayşe Abla’yla bir an önce konuşmalıydım. Bu çevre semtleri tanımak istiyordum, ama buralarda bir yerde olmak istediğimi biliyordum.

 Kapı çaldı, saat gece yarısına geliyordu. Meraklanmıştım. Delikten baktım, Melek kapıdaydı. Birileriyle oturup gece sohbeti yapmayalı uzun zaman olmuştu, sevinmiştim. Hemen içeri aldım. Bana heyecanlı bir şeylerden bahsetmek için gelmişti, onun hikayelerinde kendiminkileri unutmak ve başka bir dünyaya yardımcı olmak hoşuma gidiyordu. Kendimi beklemeye almış gibiydim. Mutfakta bar taburesine oturdu, ben de onun kahvesini hazırladım. Sonra minderlerime geçtik, şömineyi harladım. Bugün rüzgar çoktu dışarıda. Melek anlatmaya koyuldu, başından talihsiz bir evlilik geçirmiş ama benden çok daha umut dolu bir kızdı. Zamanla yaralarını sarmış, içinde ukte kalsalar da alışmıştı. Yeni hikayeleriyle koşuşturuyordu. Bana eski yoğun ama zevkle çalışan halimi hatırlatıyordu.

 

08/11/2012

Bavullar 1

Çok geç sayılmazdı. Güneye taşınmak gibi bir hayalim hep vardı ve sonunda zamanı gelmişti. İstanbul’ da geçirdiğim son yıllarda mesleğimde başarılı olduğumu en azından görmüştüm. Sanki hiç bir karar almamış gibi, tatile gelir gibi bir iki bavulla geldiğim daha ufakça olan bu şehirde yaşamak istiyordum artık. Egenin biraz aşağısı, güneye doğru, ılıman, merkezden arabayla gidilecek mesafelerde turistik sahil beldeleri vardı. Hani çok istemiştim ya hiç tanımadığım insanların olduğu bir yere gelmek, hiç tanımadığım ama aslında tanıyormuşçasına sıcak davranan insanların olduğu bu yere gelmek. İlginçti, hem iklim çok sıcaktı, hem de insanlar. Bir kaç günün ardından birden ev bakmaya başlayıp, “tamamdır” demiştim, istediğim gibi sade ve küçük bir ev.

İlginçti, kendi yaşımdan çok insan olmasını aramıyordum. Bu kasabanın teyze ve amcalarının arasına karışıp sanki yıllardır burda yaşıyormuşum gibi bir hayat sürmek istiyordum bir süre. Deneyecektim. Elimde uğraştığım bir kaç serbest zamanlı iş olmasa belki zordu, ama az biraz birikimim de vardı. Yeni biten yazın buhranlı sıcağı yağmurla birleşmişti. Eve gelen bir iki eşyayı yerleştirmek üzere üzerime ince bir yağmurluk geçirip eşyaları yerleştirdik. Sonrasında evde bir başıma kaldığımda yoğun ahşabın ve yağmurun, temiz havanın kokusunu içime çekince, “yeni bir hayat başlıyor” dedim. Aslında eskiye dair hiç bir şeyi silmemiştim. İnce bir perde çektiğim geçmiş yok gibi devam edecektim ama hiç bir zaman da inkar etmeyecektim. Hala zaman zaman maziyi düşündüğümü inkar edemezdim. Unuttuğum söylenemezdi hiç bir şeyi. Zaten unutmak isteyecek ne yaşamıştım ki henüz hayatta?

Yerleştirilen eşyaların ardından bir komşumda kahve içmiş, bir diğer teyzem de akşama yemek yemiştik. Yaşıtlarımı çok aramayışım kendimle yüzleşmekten ve kaçtığım her şeyi anlatmaya başlamaktan korkmamdan mıydı? Oysa teyzelere çok sıradan bir hayatım varmış gibi anlatıp daha fazlasını anlatmak zorunda kalmıyordum. Yine de ismimin Anadolu olması çok da sıradan olmadığımı hissettirmişti onlara. İsmim bile değişik gelmişti. Erkek kardeşim buraya yerleşmeden önce iyice emin olup olmadığımı sormuştu, ama mutlu olmamı istediğinden ses çıkarmamıştı. Değişikliğe ihtiyacım olduğunu biliyordu, zaten o da İstanbul’ dan gitmek zorunda kalmıştı iş gereği. Onun güçlülüğü bana hep güç olmuştu, ama aynı zamanda da kardeşime bu kadar duygusal dönemlerde olduğumu göstermek istememem, beni güler yüzlü görmesini istememden dolayı belki, zamanımı çok bir şey anlatmak zorunda kalmadan geçiriyordum. Yine de çok belli bilinenler saklanmıyordu. Aslında ikimiz de biliyorduk sıkıntımı. O kadar şanslıydım ki o olduğu için, kim bilir onun varlığı uzakta da olsa kendime iyi hissettiriyordu. Beni haftasonu tekrar ziyaret edeceğini söylemişti. O zamana kadar evi düzenleyip, çarşıları öğrenmeye başlıyordum.

Doğal sabunlar yapan bir dükkana uğradığımda, benden bir iki yaş büyükçe, doğal, çok aşırı güler yüzlü olmasa da tatlı bir kıza rastladım. Bana söylediği ikinci cümle “kayısı kokusunu hiç sevmem” olmuştu. Kayısılı sabuna giden elimi hiç durdurmadan ilk sabunu aldım. Beni tanımadığı halde, nazik ama açıkça fikrini söylerken gülerek samimiyetini belli ediş şekli dikkatimi çekmişti. Neyi tercih ettiğini sordum, buralarda mı oturuyordu. Sonra o da bana ismimi sordu.

- Anadolu, dedim. İsim olarak nadir duyulmasına genelde tepki verenlerin aksine hiç şaşırmadan, “bugün benim sabun alasım yok sanırım, sahile doğru çay içmeye ineceğim Anadolu” dedi, “gel katıl bana, küçük de olsa burası hakkında öğrenecek çok şey var.”

Parasını ödeyip elimde sabunla kızı takip ettim. Karşısında zayıf duygularımı teslim etmeyeceğim bir kız vardı, bu bana güç verdi. Ondan öğreneceğim şeyler vardı belki de. Duygularımı yok etmeyecektim asla, sadece dizginlemeyi öğrenecek, içimde sonuna kadar yaşayacaktım belki. Aslında kafamda plan falan yoktu ne yapacağım konusunda burada. Sadece bir süre kaçıp, bir süre yeni insanlar tanıyıp, bir süre kendimi bulmaya gelmiştim. Belki hiç tanımadığım, benden çok farklı insanların bir katkısı olabilirdi. İsminin Melek olduğunu öğrendim. Sebepsizce iyi hissettim duyunca. Yürümeye devam ettik. Hayatımı yeniden, bu kez yalnız kuruyordum. Biriyle beraber hayat kurmaya benzemiyordu artık. Ama farklı bir tadı vardı. Bu bilmediğim yerleri bağrıma basıyor, bildiklerimin üzmesindense onlarla dolduruyordum.

02/11/2012

Koltuk

Görsel

İzmir’deyim bugün. Ayvalık’ ta bir bayramın ardından, hala yağmur yağıyor. Yani günler sonra yeniden başladı. Bugün sadece yağmurdan ve kitapta okuduğum Paris sokaklarından esinlenmek istiyorum. Nitekim aklımdan geçen diğer hiç bir şeyi özellikle düşünmek istemiyorum. Ben de bu yaz çevrilen bu kitabı merak ederek almıştım, anca sıra geldi ve henüz yarıladım. Kitapta ara ara betimlenen hiç görmediğim Paris sokaklarını hayal ediyorum, genç adamın girdiği pasajlar arasındaki restorandan çıkıp Champs Elysee taraflarını düşünüyorum o anlatırken. Belki de sadece hiç bilmediğim bir yer olduğu için bile güzel görünüyor, hiç bilmediğim sokaklar, şehirler, yerleri dinlemek hani uzağa kaçmak istediğimiz zamanlar.

Bir de ara odada abajur ışığında oturduğum kitap köşemin ön tarafından gelen yağmur tıkırtıları. Bordo renkli dokulu koltuk ve yanındaki eski bir sehpa üzerinde şapkası yamulmuş belki benimle yaşıt bu abajur ışığında. Son iki yıldır belki de tepe aydınlatmalarını neredeyse hiç kullanmıyorumdur. Görsel

Güzel haberler ve iç sıkıntıları birbirini geçiştiriyor her zamanki gibi ve sıkıntılarım gibi sevinçlerimi de paylaşasım gelmiyor büyük bir heyecanla bana cevap verileceğini düşünmediğim zaman. Oysa en çok paylaşmak istediğimiz insanla konuşmak için sabırsızlanırız, bir küçük teselli ya da mutluluk.

Bu köşeyi seviyorum, çoğu zaman herhangi bir yerde küçücük ve sıcak bir yerleri düşündüğüm gibi. Sonra şu “çevrimdışı olmak”tan hoşlanıyorum bu aralar ve eskiye dönüş yapmayı istiyorum. Telefonla aranmak, kart atmak belki abartılı ama. Sevdiklerimizle bir evde, yağmur tıkırtılarıyla oturmuş sıcak bir kahve yapmak varken…Küçük bir yerde yaşamak istiyorum bazen. Ya da büyük bir şeGörselhir de olsa hiç farketmez. Çünkü aslında sanırım tek önemsediğim nerede, nasıl olduğunun çok önemli olmadığı ama sevgiyle kurulmuş bir ev. Nedense küçük yerler hep bana daha sıcak gelir belki daha sıkı sardıkları için! Bazen okuduğum romanların içine girip oradaki birileriyle konuşmak, silkelemek istiyorum, o saf niyetli karakterlere “bak biz iyi dostlarız, her şey güzel ya da güzel olacak” demek istiyorum. Kitap en iyi dosttur benzetimi ne kadar doğru, bazen hayal ya da hayal olsa da sonuçta gerçek olabilecel hikayelerdeki insanları dostumuz yapıyoruz. Sonra, hızla okuduğumuz sayfalar birden bitince, sevinmek yerine hüzünleniyorum ben. Sanki her kitabın kapağıyla, o kahraman da çıkıp gidiyor bir yerlere. Ya da her filmde, bazen olur ya gözlerinizi kapayıp rüyaya geri dönmek istediğiniz gibi. Film, kitap, sohbet, kahve, hayal için ya da öylesine, bazen bir koltuk en güzel eşya gibi geliyor içine keyifle oturduğumda.

Etiketler: , , , ,
14/10/2012

Sahil Yürekler

 Ne zaman İstanbul’ da kışa alışsam, güneş kendini göstermeye başlayınca sokaklarda, saçlarıma parıltısı düştüğünde, ağlamak gelir içimden. Sen yoksan çevremde, arayabileceğim bir şekilde ya da imkansızsa bir şeyler, belki dışarı çıkmışsındır, eminim gülüyorsundur arkadaşlarınla, eskiden birlikte güldüğümüz gibi, oysa bu kez konular değişmiştir. Alışkanlıklar değişmiştir. Bir türlü sindiremem bu değişim anlarında yanında olmayışımı. Kaprisli küçük bir çocuk gibiyimdir bazen. Aslında her kızın katlanamayacağı şeylere katlanamam sadece. Oysa bilirsin, anlayışlıyımdır.

 Sıra gelir güneş ışığı biraz daha dik gelmeye başladığında, göz yaşlarımı aydınlatmaya. İşte o an nefret edesim gelir güneşten. Oysa her güneşi görüşümde kocaman gülümseyerek deliğimden çıkıp, dalgalar üzerindeki yansımasında sarhoş olurdum. Hep o sahili düşlerdim. Eğer okul dönemiyse sabırlı olmaya çalışırdım son sınavlar için.

 Bu aralar çok söylediğim gibi…o sahilde olmak isterdim. Sanki orada kalbine yakınmışım gibi hissediyorum bazen. Sana ulaşamasam da, hissedebileceğini. Oradayken beklemek acımı azaltıyor. Şimdi sana çok uzak bir yabancıymışım gibi, düşmanmışım gibi bakıyorsun ya, eskiden aynı şömineye bakarken aynı hayalleri kurardık, korkularımız aynı olurdu, birbirimizi çok severken birbirimizi kaybetmekten korkardık. İşte o karedeki kızım ben aslında, üzerinden aylar geçti,ama ben oyum, akan göz yaşı o kızın göz yaşı. Hani öyle görmekten kaçtığın ya da yüzleşmeye cesaret edemediğin. Hani küçük bir telefon ekranından terslemenin, uzaklaştırmanın kolay olduğu. Peki biz bu muyduk? Biz böyle insanlar değildik. Ne sen, ne de ben.

 Kapıma gelip sürpriz yaptığında yüzünde güller açardı gülümserken, sana derin derin baktığımda rahatsız olmazdın. İnsan bazen gerçekten kaybedince daha iyi anlıyor, ya sen anladığında çok geç olursa? Korkuyorum sevdiğim, korkuyorum bir süre daha beklemekten. Kaç kez bekledim, kaç kez sonuna geldiğimizi sandım, mutlu sona yaklaştık, ama olmadı.

 Şunu bilmeni isterdim…ben hala o kızım. Bir şeyler değişmiş olsa da, bir zamanlar çok sevdiğin kız. Ben düşman değilim, bu sonsuza kadar da böyle sürmez zaten, bir gün giderim, ama bir anlasan artık, seni benim kadar seven olur mu, bu kadar katlanır mı kimse iteklenirken ileri yürümeye? O sahile gidersen, bir gece benim için kumsalda dur ve yıldızlara bak. Bizim yıldızlarımızı bulmaya çalış. Biliyorum çok klişe, ama bilmiyorum başka ne daha yakın bize. Benim yüreğim o sahilde ve ne zaman senin yüreğine ulaşamasam oraya giderim. Bilmiyorum neyle zehirledi beni gözlerin. Neden hala esirin gibiyim? Ama bilmeni isterim, ben hala aynı kızım, aynı bakıyor gözlerim. Eğer bir gün hatırlarsan, ya da tam hatırlamak üzereyken aklın sandığın şeyle zehirlemeye çalışmazsan duygularını yine.

 Sen ve ben sevdiğim…sahil yüreklerimize.

13/10/2012

Kapılar

 Sevgiler, yine klavyemin başından yazan benden. Ortalığı biraz toparladım, hani hiç umut yok ama, benim hayallerim sonsuz ya belki olur da bir sürpriz…sonra birkaç yıl öncesindeki eğlenceli günlerimizden, bir arkadaşım bana unuttuğum bir şarkıyı yeniden hatırlattı, yaramı deşer gibi, aslında ilginç bir şekilde hayat verdi. İşte bu şarkıyı.

 

 Hayat verdi çünkü, kim olduğumu, kıpır kıpırlığımı, daha da gülen yüzümü bir kez daha hatırladım. Bir şarkıyı bağıra bağıra söylemek nedir, hatırladım. Sen hiç bir şarkıyı bağıra bağıra söyledin mi? Ben seni hiç öyle hayal edemiyorum. Çünkü sen bir aşkı yüreğinin ta derinlerinde hissetmiş birine benzemiyorsun. Oysa biz o arkadaşımla bu şarkıyı söylerken aşık olsak da olmasak da, bir aşkın derinliğinin ne olduğunu bilirdik. Bazense bu şarkı bize birbirimizi hatırlatırdı, komik ufak aşklarımızı ve birbirimize daha da kenetlendiğimiz o günleri. İçim öyle duygu doldu ki, sanki hiç bir şeyin önemi yok, o beş yıl önceki, küt saçlı, perçemli toy kızın arkadaşıyla vapurla okula geçerken dinlediği şarkıdan kalanları düşününce, şimdi bağıra bağıra yine onunla o şarkıyı söylesem sanki tüm bana verdiğin acı gidecekmiş gibi içimden. Biliyor musun, ben duygularımdan hiç utanmıyorum, onlarla gurur duyuyorum. Evet, duygularımla gurur yapmıyorum! Gurur duyuyorum! Bu yüzden bir çok kişide gördüğün o küçük oyunları oynamadım sana, hep bağıra çağıra sevgimi haykırdı gözlerim, eğer gerçekten bakabilseydin gözlerime, içindekini görürdün. Oysa görmek istediklerin vardı hep önünde. Sen içimde azaldıkça hayal kırıklığına uğradım, senden değil, sevgimden. Sen de sevgi de güçsüzdü. Sen sağlam duramayınca sevgim de duramazdı çünkü. Çünkü ben o adamı kara kaşından kara gözünden çok, kalbini seviyordum. Oysa o adam, tıpkı bu şarkıdaki gibi kalpsizleşti. Hem de hiç göremeyeceğim kadar belki, kalpsiz bir adam olmaya başladı. Ve onunla bir sevgim de tanımadığım bir hayali sevdiğime inandı. Sevgim azalsa bile dinlemedim, kapılarını tırmaladım, vurdum “aç” diye. “Ne olur bitmesin” dedim. Sense aşkından ölüyorum diye böbürlendin. Kapıyı açmadıkça sevgim daha da azaldı. Sen kaçtıkça ben peşinden koştum sandın. Kimse benim kadar sevemezdi belki kalbini. Git kalbini gururuna ver şimdi. Ben gurur dolu bir kalp istemiyorum, ben sevgi istiyorum. Kapımın bir daha açılmadığı an gelince, o zaman anlayacaksın çok geç kaldığını.

12/10/2012

İade-i Ziyaret

Hislerime tercüman olacak bir cümle yazamıyorum bu gece. Gözyaşımın içinde öyle derin bGörselir duygu var ki, göz yaşı olmak için zorlanıyor. Pencere başında geceyi seyrederken, yazıyorum. Geçmişe uzaGörselnıyor aklım, kim bilir daha önce bu evde kimler yaşamış. Kimlerin gençliği geçmiş benim gibi. Ben birini biliyorum mesela.

 Eski, demode tarz koltukları olan evlerin sıcaklığını özlüyorum bazen. Dün bir dizide gördüğüm koltuklar mazide bir kare canlandırdı gözümün önünde. Kimin koltuklarıydı onlar? Gökyüzünde ay, gözükmüyor ki bana. Onu görüyormuşçasına yazıyorum bakmayın. Şimdi yaz olsaydı izlerdim saatlerce. Ama kış başka. O deniz kıyısı, bu pencerenin ardında olmalıydı şimdi, sahili kışın gözüyle izlercesine. 

 İş sektörü kurt kapanına dönmüş dedim geçen gün. Zor, öyle, değişik… ama en çok üzen insanı, en sevdikleri. İnsan bir insanı aşkı bitince anlamaz mı? Aşk mı gerekir arkasında olmak için, destek çıkmak için, dinlemek için? Ya da aşk varsa da vicdan mı eksiktir, çok mu gurur vardır nediGörselr? Nedendir bu kadar gurur, hayır benim artık yapmam gerekli ama nedendir ben bu kadar kalbimi dinlerken bana karşı yapılan gurur? Sırf bu gurur yüzünden…sırf bu gurur yüzünden benim de ona gurur yapmam gerekli şimdi değil mi? Öyle ya, iade-i ziyaret. Ama maalesef, benim tüm bu oyunsuz hareketlerim, tüm bu açıklığımın sebebi sonuna kadar savaşıp, sonunda kapılarımı fena halde kapatacak olmamdı. Keşke yapabilseydim gurur, kapılarımı frenlerdi.

Etiketler: , ,
08/10/2012

Kanaviçeli Hayalim

  Eskiden “bir yastıkta kocayın” demenin bir manası vardı. Kenarı kanaviçe işli uzun yastıklar kullanılırdı. Bu sene Ayvalık’ta tezgahlarda çeyizlerden çıkma o yastık kılıflarını görünce içim gitti. Ne çok sevdiğimi, içimde bir özlem olduğunu hissettim onlara. Sonra nedense hep o köy sedirlerine olan sevgim. Şimdi yaptırmak için kapı kapı dolaştığım yerler ticari fiyatlar söylerken, oysa o tahtalardan çakılan basit sedirlerdi sadece istediğim.

Pencereniz nereye açılsın isterdiniz? Bu çok önemli bir soru bence. Ben bu gece bir köy evi hayal ediyorum. İçinde huzur ve mutluluk olan. Eğer ikinci katı varsa ufak ahşap bir cumbası olsa mesela, oturup yağmuru izlesem kışları. Bolu’da yol boyu ıssız yeşilliklerin arasındaki tek tük evler geliyor mesela aklıma. Kendimin aksine teknolojiden uzak, güncel her şeyden habersiz bir pencere ardında olsam. Karşıdan eşim gelse, dese ki “Bugün patlıcanlar filizlenmiş, yalnız biberlere bir bakım yapmalı.”

İnsan hep kendinin aksini mi hayal eder, yaşadığı yerin? Yaşamadığını mı merak eder? Mesela ben hiç anlamadığım, boş yere gurur yapmaya, duygusuz davranmaya merak salarım ya bazen. Oysa sevmem gereksiz gurur yapmaları. Ben cömertliği, cesareti, karşısındaki için fedakarlığı severim.

Şimdi yine hayalimde yaşadığım o köy evine gidiyorum. Aklınıza gelen bir anı ya da istek var mı buhayale dair? Mesela benim aklıma böyle birileri geliyor. Şehirden kaçmış, yapmak istediklerimizi yapmış, teknolojiden uzak bir teybe takılmış masal kasedini dinleyen bir grup koca adam ve kadın hatırlıyorum bir dağda. 

06/10/2012

Hatırladım

 Ben benim yine…otobüsten indim, sahile vurdum kendimi. Biraz yürüdüm yıllar önceki gibi. Tek başıma sinemaya gitmek, ya da bir yere gidip kahve içmek geçti aklımdan, yine yıllar önceki gibi. Pamuk şeker alabilirdim kendime pekala önümdeki seyyar satıcıdan. Bir baktım ki demir korkuluklara yaslanmış insanlar dolgu kıyıdan denize bakıyorlar. Boş yer vardı aralarında, bu bir mucize gibiydi.

 Eskiden olsa cumartesi akşamları çoktan planımız belliydi. Hareketli hiç bir yer umrumda değildi. Dostlarla şen bir muhabbet yeterdi. Bir çocuğu avutan anne gibiydim. Çocuk da kendimdim, anne de kendim. Bastırıyordum duygularımı, içimden sürekli “her şey iyi olacak” der gibiydim. Kelimeleri söylemesem de, hissediyordum.

 Alıcı gözüyle baktım bizim sahile. Meğer hiç de fena değilmiş, bir cumartesi neden çıkıp oturmamıştım buraya? Gerçekten de melankolik miydi?

 Düşündüm…Beni aramadığın her dakikayı bencilligine ve aptal gururuna ekliyorum. Seceren gittikçe kabarıyor. Sense anlamazca “ne yaptım” diyorsun. Gerçekten anlamıyorsun aslında. Nedense erkekler hep böyledir. Artık anladım…umrumda değil ne yaptığın, kimle gezdiğin. Umrumda olan tek şey kaç göz yaşım aktı zamanında. Gülesim geliyor, kırılma sebeplerine. Ben bin kırılmışken, sen bir kırılmışsın ya.

 Yapman gereken çok şey var. Yapmam gereken de çok şey var. Ama sen benim için, ben yine kendim için, çünkü senin için çok şey yapıldı. Seni bilemem, ama benim yapmam gereken çok şey var. Kendimi hatırladım.

 Armoni / İstanbul
07/09/2012

Eylül,7,İzmir

 http://www.romantikradyo.com.tr/wmplayer.html

 Güzel örgü ve tığ ören, annemin yakın bir arkadaşı var. İsimleri de hem nadir, hem de aynı. Birbirlerini nasıl buldular hiç bilmem. Yine İzmir’ e geldim. Odamın penceresini açtım, esiyor deli gibi. Abajur ışığında kuruldum yazıyorum. Bu örgü işleri okuduğum romandan geldi aklıma, “Küçük Mucizeler Dükkanı”ndan. Gerçekten de düşündüm. Bahsettiği gibi rengarenk ipler…oturup örsem bütün gün, televizyonun karşısına geçsem hatta. Her örgüyle yeni bir mucizeyi düşünsem belki de. Yeni hikayeler.

 Bugün buraya gelirken aklımda biricik tüylü kızım, Smyrna’m vardı. Kapıya gelirken dışarıdan gözledim, belki de sokakta koşuşturuyordur diye. Nasıl özlediğimi bir bilseniz, çocuğum kadar belki. Burnumda tütüyordu. Farkettim ki, birlikte de yaşadığımız için, her zaman yanımdaydı. En yakınlarımdaydı. Ona sevgim tarifsiz, herkes aynı şeyleri sevmeyebilir, bu yüzden belki saçma gelenler vardır ama bu benim hissettiğim işte.

 Bazı geceler rüyamda istediğim şeyleri görüyorum bir de. Huzurlu uyanıyorum, ama aslında her şeyin öyle olmadığını hatırlayınca, bu beni üzen bir şeyse hele, ağlayacak gibi oluyorum. Hani olur ya, geri uyuyup devam etmek istersiniz.

 Bugün kalbimin kırık olduğunu hissediyorum. Üstelik de, kalbim kırıkken, alakalı olan kişilerin gününü gün ederek hayatına devam ettiğini düşününce daha kötü oluyor. 

 Neyi beklediğimi bilmiyorum. Bazen benim hatam olduğunu bilsem, telafi etmek için bir şeyler yapsam da sonuçlansa diyor insan, ama hatanın kendinizde olmadığını, karşınızdakinin de anlamadığını görünce. Böyle anlarda bir çok kişi gibi çocukluğumu özlüyorum. Bir koku bile bazen yetiyor çocukluğa dönmeye! Sonra düşünüyorum, her evin kendine has bir kokusu var. Ve o evdekiler nereye giderlerse gitsinler, o kokuyu taşıyorlar gittikleri yere. Yazın yazlıklarına…bazen kendi evimin bir kokusu yok gibi geliyor bana. Her gittiğim evin kokusuysa, kapıların dış paspaslarına doğru yaklaştığınız anda başlıyor. Bu bir koku olsun, yıllardır duran bir eşyayı görmek olsun, bildiğimiz yere varmanın huzuru.

 Ben de diyorum ki acaba, bir şeyler örmeye başlasam mı?

06/09/2012

Farklar

 Bugün 6 eylül, ikinci kata çıkıp ahşap pencereyi açtım, biraz hava biraz da ses giriyor içeriye. Uzanıp elimden bırakamadığım romanı okuyorum. Başka hikayelerde kaybolmak hoşuma gidiyor, hatta o hikayenin içinde bir yerlerde olup o insanlarla laflamak istiyorum. Bulunduğum zaman ve mekandan kaçıp bir süre başka yerlere gitmek yine. Bu ara sürekli yaz mevsiminde yaşamak istiyorum, ne zaman ağlamaklı olsam, hayır hayır Ayvalık havası yetmedi bana diyorum. Oranın bende uyandırdığı umutlar ve olumlu hisler her şeyi güzelleştirirken birden bir şeyler tersine dönünce, “yoo” diyorum, “geri dönmeliyim, İstanbul havası yaramadı bana.”

 En zoru ne biliyor musunuz? İnsanların anladıklarını sanarken önyargı yaptıklarını onlara gösterememek, sizi anlayamamaları. Bazen yaşınızla kıyaslarlar sizi, bazen gördükleriyle, karşınızda belki sizden on yaş büyük biri vardır ve emindir benim yaşımda kendisinin de böyle olduğundan, benim de sonra onun gibi hissedeceğimden, hiç ama hiç ihtimal vermez sizin yaşınızla bağlantılı olmadığınıza, oysa uğraştığı şeyler gerçekten daha mı ciddidir? Hatta belki daha çocuksudur. Olgunluk değil kastım, belki henüz az tecrübeliyim hayatta, ama nereden bilirler ki benim neye nasıl tepki verdiğimi? En yakınımdakiler bile bazen ayrıntıları görmezken tepkilerimdeki, herkese benzememi belki de beklerken. Ben bu yaşıma geldiğim için böyle davranmaya çalışmıyordum oysa. Tecrübelerim gelişmişti biraz belki ama hala on dört yaşımdaki gibiydim, hatta daha çocuksuydum o halimden, o zaman her şeye daha sakin yaklaşırdım, şimdi daha heyecanlıydım, daha sabırsız, demem o ki, ben yaşımdan dolayı olgun davranmaya çalışmıyordum, eskiden olduğum gibiydim, hatta daha sabırsızlaşmış olaylara, neredeyse on dört yaşımdaki halime dönmek istiyordum, o olgunluğuma.

 O dönemlerde sakin bir kız haline gelmiştim. Hep sakin yaklaşan, belki anlayışlı. İnatçı kararlarım belki hala aynı ama, bazen o halimi özlüyorum, değiştirmişti zaman herkesi olduğu gibi.

 Çocuktum, ama belki de şu an benden on yaş büyük olanlara ya da şu anki halime baktığımda belki daha olgun davranıyordum. Yıllar insanları sabırsızlaştırıyordu bazen. Ya da sıradanlaştırıyordu. Birbirimizin farklarını farketmek yerine, sıradan olanı algılıyor ve onu gözümüzde büyütüyorduk. Neredeyse ne kadar sıradan, o kadar önemli oluyor ve birbirimizi de ona ayak uydurmaya çalışıyorduk. Biz neden birbirimizin güzel farklarını ilgiyle izlemek yerine, törpülemeye çalışır ya da kendimize benzemediği için ilgilenmezdik? Biraz da siz düşünün ve yazın buraya…

Armoni / Kuşadası

 

 

20/07/2012

 

 Dün kayısı topladık ağaçtan, hatta ufak bir çatıya çıktım. Sonra durumlarına göre yapacaklarımız için ayırdık. Ağaçları seviyorum gerçekten. Ama bir yandan kendi kendime sinirleniyorum arada iki gündür. Elimdekini beğenmiyorum, çiziyorum çiziyorum olmuyor. Çizemedikçe stres, sıkıntı, kısır döngü. Ne oldu bana anlamıyorum. Sinirlendikçe tekrarlıyorum Volkan Konak’ ın sözlerini “Çekilmez bir adam (kadın) oldum ben. Huysuz, aksi…” Sonra “senden sonra” diye de ekliyorum.

 Aksi gibi kırtasiye malzemelerim bitiyor, çok hazırlıklı getirmemişim sanırım. Burası da pek kolay kolay gidilip alınabilecek bir yer değil. Aslında bir yandan internet yokken mutluyum burada, öte yandan internetsiz dayanamıyorum bazen. Eğer şimdi özlediğim kişi yanımda olsaydı, bütün teknolojiden uzak onunla gezip dinlenmeye ayırırdım vaktimi. Elbette çizimler dışında!

 Uzak durmak istiyorum aslında uzun bir süre bilgisayardan. Bazen kafamdaki sorular, midemdeki sancılara dönüşüyor; hiç bir şeyin çekmediği bir adaya gitmek gibi bir fırsatken burası, uzak dursam bilgisayardan falan. Ama oysa dün akşamüstü güneş batarken kumda oturmak çok güzeldi. Kafam boş bir şekilde, saatlerce orada oturup bir şeyler düşünebilirdim. Keşke o evre daha uzun olsa, güneşin batışı daha uzun sürse. Ama yarım saat, maksimum bir buçuk saat gibi bir süre oluyor sıcak olmadan güneşin batışını beklemek. Kimi zaman kedim bana eşlik ediyor. Bugünlerdeyse burası daha da bir sessizleşti sanki.

 Her şey bir yana, bir de kafam takılıyor bazen…insan neden çevresindekiler tarafından daha çok sevilmek için mutlu olmak zorunda? Neden hüzünlü bir döneminizde herkes uzaklaşır? Bakıyorum, bu insanlar gerçekten çok mu eğleniyor, yoksa sadece eğleniyormuş gibi görünmek takıntı mı olmuş onlarda? Birçok insan, dikkat edin olduğundan daha da eğleniyormuş gibi görünmeye çalışıyor sanki, gittikleri yerleri yazıp, fotoğraflar çekerken. Umursamaz davranmak, eskiden dikkat edilen kültür birikimi ve kibarlıktan daha önemli bir kriter olmuş. Hele internette özellikle moda gibi dilimizdeki harfleri değiştirerek yazma olayından hiç hoşlanmıyorum, özellikle de yazanların yaşına dikkat ederek şaşırıyorum.

 Güzel bir yaz günü, tuhaf bir şekilde, giden sevgili, arkadaşlarıyla eğlenip tatil planları yapabilirken, kalan sevgili yalnızlığa terkedilebiliyor bir şey yapmasa da. Elbette arkadaşlar önce eğlendirmeye çalışıyor, ama siz yasınızla baş başa kalmakta ısrar edince…yapacakları bir şey olmuyor. Hatta kimisi sıkılıyor gibi geliyor bana bazen. Bir şekilde üzülenler bazen kendilerini dinlemeye çekilmek isteyip, gidenler de hiç bir şey düşünmemeye, eğlenmeye kaçmak isteyebiliyorlar. Oysa tersine bazen, ayrılık sebebinin ne olduğuna bağlı olarak geride kalan sevgili gülmeyi hak edip, diğerinin de kendini dinlemesi gerekebiliyor. Aslında her şey sebeplere bağlı olarak değişiyor. En nihayetinde içimden gelmediği zamanlar gülümseyip, insanlara eğlenceli görünemiyorum. Kendime süre verdim hislerimi yaşamak için, zorla rol yapmak için bir nedenim de yok. Elbette üzülmeyi hak etmiyorum, ama ben sakince dinlenmeyi seçtim işte. Ama sanki hüzün bir yere kadar paylaşılıyor da, mutluluk herkes tarafından rehabet görüyor. Sonuç olarak herkes kendi tarafında haklı da olsa, geride kalan kızı anlamadan darılıp, sıkılan insanlar var. Peki neden sizce bu kız üzgün ve bu şekilde suskun kalmakta diretiyor? Çok mu zayıf sizce? Çok mu sıkı sarılmış sevgisine, belki umutsuz vaka…belki de bir mucizeye inanıyor.  Herkes farklı bir yön seçer bulunduğu durumlara da göre.

 Bense dün sadece kayısı toplamayı seçtim! Yapmam gerekenleri yaptığımı sanıyorum çünkü. Yalnız değildim aslında, ama bir açıdan yalnız gibi. İnsanda ruh ve kalp önemli… Bence çok önemli. Kalbinize iyi bakın.

 Herkese hayırlı Ramazanlar dilerim! Görüşmek üzere, Armoni.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: